
Her şeyi yapmak: Sıklıkla kendi kendimize sorduğumuz birkaç soru ile konuşmaya başlayalım:
Güzel bir aileye, güvenli bir geçim kaynağına ve güzel bir eve sahip olmamıza rağmen neden kendimizi tatminsiz ve boş hissederiz? Mümkün olduğunca "her şeyi" yapmaya mı çalışmalıyız, yoksa elimizden gelenin en iyisini yaparak ulaşmaya çalıştığımız az sayıda hedef belirlemek mi daha iyidir? Kendimiz için hangi hedefleri koyacağımızı nasıl bileceğiz? Bu hedeflerin doğru olup olmadığını bilmek mümkün müdür?
Çoğumuzun hayatta tatmin ve doyum duygusundan yoksun olmasının temel nedenini belirlememiz gerekirse, odaklanma ve yön eksikliğimizin olduğundan söz etmemiz gerekir. Yapılması gereken ödemeler, yapmamız gereken işler, çocuklarımız, ailemiz, toplum arasında birçok farklı yöne çekiliriz. Günlerimiz, bitmeyen "yapılacaklar listesi" tarafından tüketilir. Bu, hayatımızı tanımladığında bu kadar çabaya rağmen kendimizi tatmin olmuş veya başarmış hissedemiyoruz.
Bazen de insanları etkilemek için sevmediğimiz şeyleri yapmak zorunda kalırız. Bu eğilimi değiştirmenin yolu, hayatlarımızı anlamlı kılmak için harcadığımız zamanı kutlamaya başlamak şeklinde atılacak adımlar gerektirir.
Üç ilgi alanı: Birçok uzman, çoğu insanın yaptıklarını yapmaya iten şeyin temelde üç ilgi alanı olduğunu gözlemler. Bunlardan biri acıdan kaçınmaktır. Acıdan kaçınmak derken sözünü ettiğimiz sadece fiziksel sıkıntılar değildir. Aynı zamanda aşağılanma, başarısızlık, yetersizlik ve reddedilmek gibi manevi sıkıntılardan da kaçınmayı isteriz. Bir diğeri haz duymak olarak görülebilir. Yaptığımız şeylerden maddi veya manevi olarak keyif almayı bu guruba dahil edebiliriz. Bir diğerini ise kabul görmek diyelim. Bir grubun kabul görmüş bir üyesi olmanın verdiği rahatlığı ve saygıyı hissetmek insana hiç de azımsanmayacak bir tatmin duygusu katar. Ne yazık ki bu dürtüler bizi kendimizi gerçekleştirmekten, bize tatmin getiren ve hayata bir anlam ve amaç duygusu katan anlamlı hedefleri takip etmekten ve başarmaktan uzaklaştırır.
Konfor alanımızdan gidebilmek: Birçok görüşe göre Yahudi toplumu Avraam’a verilen “Leh Leha emri ile hayat bulur. Emir net ve açıktır. “Topraklarından, doğduğun yerden ve babanın evinden, sana göstereceğim bir topraklara git.” Daha önce yazılarımızda belirttiğimiz gibi bu emir sadece Avraam Avinu'ya değil, her birimize yöneliktir. Leh Leha "konfor alanımızdan" ayrılma cesaretine sahip olmak, hayatımızdaki mevcut gidişatı düşüncesizce takip etmeyi bırakmak ve bazı değişiklikler yapmaktır.
Anlamlı bir hayat yaşamak için, sadece acıdan kaçınma, zevk alma ve kabul görme gibi doğal eğiliminin üzerine çıkmamız gerekir. Sadece bu üç hedefe odaklanıldığında mutlu olmayı deneyimlemek zordur. Çünkü kendimizi sürekli olarak sadece hayatta kalmak için mücadele ederken buluruz. Asıl olan gerçek bir başarı ve tatmin duygusu getirecek hedeflerin peşinde koşmak "rahatlık alanımızı" terk edecek güce ve cesarete sahip olmaktır. Hayat bir koşu bandında tek yönde anlamlı olmayan bir şekilde koşar gibi kazanılmaz.
Anlamlı bir hayata yaklaşmak için ilk adım rollerimizi dikkatlice belirlemekle atılır. Bu ilk adım hayati önem taşır çünkü rollerimizin ne olduğunu belirleyebilirsek, peşinden koşmamamız gereken rolleri de saptamak daha kolay olacaktır. Hiç kimse her şeyi yapamaz. Dünyada her şeyi iyi yapabilen tek bir kişi yoktur. Bu imkansızdır.
Odaklandığımız rollerin dışında kalanlar için suçluluk duygusunu yaşamaya da gerek yoktur. Çoğumuz en başta her şeye yetişebileceğimizi zannederiz. Bunun için çok fazla çaba sarf ederiz. Bu bizim dikkatimizin dağılmasına odaklanma sorununa ve başarabileceğimiz şeylere gereken önemi vermememize neden olur. Sınırlarımızı bildiğimiz, herkes için her şeyi yapamayacağımızı anladığımız ve her dakika herkes için müsait olamayacağımızı anladığımız zaman ilk adım için gerekli sınırlar çizilmiş demektir. Hepimiz mutlaka kendi sınırlarımızı belirlemekle yükümlüyüz.
Büyük Tora bilgeleri bile bir takım sınırlar koymakla yükümlüdür. Haham Ovadya Yosef (Z’Ts’L’) birçok alahik konuda devrim niteliğinde kararlar almıştır. Ancak bir yeşiva yönetmemiştir. Büyük Rabilerden Rav Hayim Kanievski (Z’Ts’L’) her gün ancak belirli sayıda kişi ile görüşebilmiştir. Bazı Rabiler çok Tora bilmelerine rağmen “posek” dediğimiz kural koyucu rolünü üstlenmemişlerdir. Belki bir zamanların dev çınarı Rabi Hayim Palaçi (Z’Ts’K’L’) bile her şeye odaklanmak için çok çabalasaydı bu kadar kaynak kitabı yazması mümkün olmayabilirdi. Belirli hedeflerden oluşan küçük bir grup belirlediğimizde ve dikkatimizi doğrudan bu hedeflere odakladığımızda, hayatımızı bir yolculuğa dönüştürürüz. Bu kişisel Leh Leha emrini yerine getirmenin en önemli adımıdır.
İşe doğru başlamak: Gemara Masehet Bava Metsia Rabi Hiya’nın Tora’nın devamlılığını sağlamakla gurur duyduğunu öğretir. Rabi öncelikle tohum eker ve keten üretir. Bunlardan geyik yakalamak için ağlar imal eder. Geyik eti ile fakirlere yiyecek sağlayan Rabi derisi ile de Tora yazmak için “klaf” yapar. Bunlara Tora ve Mişna bilgilerini yazar çocuklara öğretir ve başkalarıyla paylaşmalarını ister. Bu da Tora öğreniminin devamı demektir.
Hikayenin et etkileyici yanı Rabi Hiya’nın işe tohum ekerek işe başlamış olmasıdır. Her adım büyük bir amaç uğruma atılmıştır. Bu heyecan verici yolculuk da güzel bir şekilde ilerlemiştir.
Bu seçtiğimiz belirlediğimiz yolun belirlenmesinden sonraki ikinci adımdır. Bu seçtiğimiz görevlerin “iş tanımının” kesin bir şekilde yapılması gerekir. Tanım, belirli, iddialı ve heyecan verici olmalıdır.
Bir kadın kendi iş tanımını yalnızca "çocuklarımla ilgilenmek" olarak yapmaz. Sözgelimi bu tanım "enerji dolu bir eve sahip olmak" veya "çocuklarımı güzel yetiştirmek" olabilir. Bir eş için bu tanım sadece eve bakmak veya yemek pişirmek değildir. Belki de bu tanım evin heyecan ve coşku dolu bir yer olması için idare etmek olabilir.
Biz Tora konusunda ders verenler rolümüzü basitçe "iyi dersler vermek" olarak tanımlarsak, o zaman işimiz hakkında heyecanlanmak ve enerjik olmakta çok zorlanırız. Bu da her hazırlıkta yük ve baskı anlamına gelir. Görevimizi ve tanımımızı "insanların mümkün olan en iyi şekilde yaşamalarına yardımcı olmak için dersler vermek" olarak tanımlarsak bu daha belirli ve keyifli bir hedef anlamına gelir.
Ebeveynler rollerini basitçe "çocuklarımı büyütmek" olarak tanımlarlarsa, her öfke nöbeti, doktora her gidiş ve öğretmenle her görüşme bir sıkıntı olur. Ancak rollerini "başkalarına ilham verebilecek ilham verici iyi gençler olmak üzere çocuk yetiştirmek" olarak tanımlarlarsa, her iş heyecan verici ve tatmin edici olur.
Bir öykümüz var: Hikayemiz, yarış arabası sürücüsü olmayı öğrenmeye karar veren bir adamın hikayesini anlatır. Deneyimli bir yarış arabası öğretmeniyle iletişime geçer ve ders almaya başlar. Yüksek hızda sürerken arabayı nasıl kontrol edeceğini çok çabuk öğrenir ve çok az zorluk olduğu izlenimini edinir. Ancak tam bu sırada şoför ona atması gereken çok önemli bir adım olduğunu söyler. "Bir şeyler ters gittiğinde ne yapmanız gerektiğini mesela araba kontrolden çıktığında durumla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmeniz gerekiyor". Öğretmen öğrenciye araba kontrolden çıktığında içgüdünün duvardan kaçınmaya konsantre olmak olduğunu açıklar. Bu çok doğaldır. Sonuçta, araba duvara çarparsa, sürücü ölebilir. Ancak öğretmen bunun yanlış olduğunu belirtir. Araba dönerken, sürücü duvarı hiç düşünmemelidir. Aksine, odak noktası yalnızca yola yönlendirilmelidir. Onu kurtaracak olan şey yoldur. Yolu bulması ve yoluna devam etmesi gerekir. Sürücünün sorun çıktığında kendini kurtarmak için yapması gereken şey budur.
Neye odaklanalım? Bu, genel olarak yaşam için geçerlidir. Hayatımızın kontrolden çıktığını hissettiğimizde durumdan kurtulmanın tek çaresi gidilmesi gereken yolu bulmak, kendimizi yolculuğa geri koymaktır. Yönümüzü, başarmak istediğimiz şeyi kaybedersek, hayatımız dönecek ve sonunda çökecektir. Yaşamın baskıları ve yükleriyle başa çıkmanın en iyi yolu yola, yolculuğa, kendimiz için çizdiğimiz rotaya odaklanmak ve harcadığımız her zerre çabanın bu yolculuğun önemli bir parçası olduğunu ve bizi heyecan verici hedefimize doğru götürdüğünü fark etmektir. Bu bakış açısıyla yaşadığımızda, tatmin edici bir amaç ve misyon duygusuyla yaşarız.
Tanrı Avraam'a vatanını terk etmesini emrettiğinde, ona nereye gideceğini söylemez. Bunun yerine, ona seyahat etmesini emreder. Emir “sana göstereceğim diyara” şeklindedir. Anlamlı ve iddialı hedefler belirlemek ne kadar önemliyse, hayatta hiçbir şeyin asla tahmin edilemeyeceğini de kabul etmek gerekir.
Bu nedenle her sabah Amida duamızda yaptığımız ilk istek Tanrı’dan bilgelik istemektir. Tanrı’ya netlik, vizyon, yolumuzu çizmek ve nereye gitmemiz gerektiğini bilmek için ihtiyaç duyduğumuz bilgelik ve iç görü için dua ediyoruz. Tıpkı Avraam'ı Eretz Yisrael'e, gitmesi gereken yere yönlendirdiği gibi, bizi de amacımızı yerine getirmek ve tatmin bulmak için takip etmemiz gereken yöne yönlendirmesini diliyoruz. Midraş Rabi Binyamin’in bir öğretisine yer verir. “Herkes Tanrı onun gözlerini açana kadar kör sayılır.”
Kısaca anlatmak gerekirse pek çok insanın deneyimlediği tatminsizlik hissinin birincil nedeni, yön ve amaç eksikliğidir. Hayatımızda hangi rolleri doldurmak istediğimizi ve hangi rolleri başkalarına bıraktığımızı dikkatli ve dar bir şekilde tanımlamamız gerekir. Her şeyi yapmaya çalışırsak, sonunda hiçbir şeyi iyi yapamadığımızı görürüz.
Rolleri tanımladıktan sonra, her rolün amacını kendimiz için tanımlamamız gerekir. Böylece yolculuk boyunca her adım anlam, amaç, enerji ve coşkuyla dolu olacaktır. Aynı derecede önemli olarak, hayatın doğası gereği tahmin edilemez olduğunu ve bu nedenle hayatın bizi nereye götüreceğini asla kesin olarak bilemeyeceğimizi anlamamız gerekir. Tanrı’ya sürekli olarak devam eden rehberliği, vizyonu ve bilgeliği için dua etmeliyiz, böylece kendimiz için doğru kararları alabilir, bizim için en uygun rolleri seçebilir ve bunları mümkün olan en iyi şekilde başarabiliriz.
Rav İsak Alaluf’un Leh Leha 5786 Peraşasından alınmıştır

