|
Bu Hafta İçin Saatler |
3 HEŞVAN |
Gelecek Hafta İçin Saatler |
||||
|
Şabat |
Başlangıç |
Bitiş |
5786 |
Şabat |
Başlangıç |
Bitiş |
|
Yeruşalayim |
17:17 |
18:3 |
----- |
Yeruşalayim |
16:10 |
17:27 |
|
Tel Aviv |
17:36 |
18:34 |
25 EKİM |
Tel Aviv |
16:30 |
17:28 |
|
İstanbul |
17:56 |
18:36 |
2025 |
İstanbul |
17:48 |
18:26 |
|
İzmir |
18:00 |
18:49 |
|
İzmir |
17:51 |
18:40 |
|
NOAH - נח Aftara: Roni Akara |
||||||
|
|
||||||
Peraşa Özeti
[www.chabad.org]
(Bereşit 6:9-11:32)
İlk insanın yaratılışından Noah’a kadar on nesil geçmiştir. İnsanlık, dünyayı ahlaksızlık, putperestlik ve hırsızlıkla son derece yozlaştırmıştır.
Tanrı, beğenisini kazanan Noah ve ailesi ile dünyayı tekrar canlılarla doldurmaya yetecek kadar hayvan dışında, dünyanın tüm sakinlerini yok etme kararı alır. Noah'a, dünya üzerine getirmeyi planladığı tufandan kurtulmasını sağlayacak bir gemi inşa etmesini emreder. Gökten yağmurlar, yeryüzünden su kaynakları dünyayı kırk gün boyunca suya boğar ve en yüksek dağlar bile su altında kalırlar. 150 gün sonra sular çekilmeye başlar. Gemi Ararat dağında karaya oturur. Noah, suların yeteri kadar çekilip çekilmediğini anlamak için gönderdiği güvercin zeytin dalı ile geri döndüğünde karaya çıkabileceklerini anlar.
Tanrı Noah ve ailesine gemiyi terk etmelerini söyler. Noah gemide özellikle bu amaç için bulunan hayvanlardan Tanrı'ya korban sunar ve Tanrı tüm dünyayı yok edecek bir tufanı bir daha gerçekleştirmeyeceğine söz vererek bunun işareti olarak gökkuşağını belirler. Sadece bitki yiyen Adam’dan önceki on nesilden farklı olarak, Noah ve tüm insanlığa et yeme izni çıkar. Tanrı tüm insanlığı bağlayan yedi tane kural belirler: Buna göre, 1.Putperestlik, 2.Cinsel ahlaksızlık, 3.Hırsızlık, 4.Tanrı'ya lanet etme 5.Cinayet 6.Canlı bir hayvanın etinin yenmesi yasak olacak, ayrıca 7. İnsanların bir kanun sistemi geliştirmeleri gerekecektir.
Bunların ardından, dünyanın iklimi günümüzdeki halini alır. Noah bir bağ diker, ürününden yaptığı şarabı içerek sarhoş olur. Noah'ın oğullarından Ham, babasını sarhoş ve çıplak bir halde görmekten zevk alırken, kardeşleri Şem ve Yefet, geri geri yürüyerek babalarının çıplaklığını örterler. Bu olay sebebiyle Ham'ın oğlu Kenaan kölelikle lanetlenir.
Noah'ın soyu, on nesil sonra tek bir dili konuşan, ortak kültüre sahip tek bir halk haline gelir. Fakat o nesilde, kendi yenilmezliklerini simgeleme amacıyla yüksek bir kule (Babil kulesi ) inşa etmeye kalkışarak, Yaratıcılarına karşı gelirler. Tanrı onların dillerini bozar; öyle ki, artık biri, diğerinin söylediğini anlayamaz hale gelir. Sonunda proje iptal edilmek zorunda kalınır; insanlar, gruplar halinde yeryüzünün farklı kesimlerine dağılarak gelecekteki yetmiş ana ulusu oluştururlar.
Mİ-DRAŞ YİTSHAK
Rav İsak Alaluf
PENCERE
Klasik sohbetler: Mesleğimiz gereği içinde yaşadığımız toplumun durumunun konuşulduğu sohbetlere ya tanık oluruz ya da bizzat katılmak zorunda kalırız. Özellikle diaspora toplumlarında “nereye gidiyoruz” veya “artık bitti mi dağılıyor muyuz” sorularıyla son zamanlarda daha fazla karşılaşmaya başladık. Bu nereye gittiğimiz konusunda bazı ciddi sorular ortaya çıkaran belirli bir olay veya olaylar dizisi özellikle son zamanlarda hiç gündemden düşmez hale geldi.
Bu konuşmalar aynı zamanda bazılarının da “sorumlu” olarak nitelendirildiği veya suçlandığı sohbetlerdir. Bazıları belli yönetici ve yakınlarını suçlarken bazıları da varlıklı ailelerin sorun olduğunu ileri sürer. Kimileri yirmi birinci yüzyılın gençlerine gönderme yaparken kimileri de ortamın bozuk olmasını bir neden olarak dile getirir.
Bu iddialar veya suçlamalar bir yere kadar doğru olabilir. Ancak aşağı yukarı hepsi asıl hedefi tutturmayan ifadelerdir. Toplumumuzdaki temel sorun çok daha derinlerde yatan ve değiştirilmesi gereken belirli bir zihniyet ve yaşam tarzından kaynaklanır.
Dört yanlış: Tora’nın ilk iki peraşasında ciddi günahları içeren dört önemli anlatım vardır. Hemen yaratıldıkları günde Adam ve Hava yasak meyveyi yiyerek ve teşuva çağrısını reddederek yanlışlara bir başlangıç yaparlar. Hemen arkasından ilk cinayet haberi gelir Kayin kardeşi Evel’i öldürerek Tanrı’ya kardeşinin bekçisi olmadığını söyler. Noah zamanındaki genel bozulma bir tufan ve yok oluş ile noktalanır. Noah tufanından ders almayı reddeden insanoğlu Tanrı’ya isyan amacıyla Babil kulesini inşa etmeye başlar bu da “dağılma nesli” dediğimiz zamanda dört bir yana dağılmış ve birbirlerinin dillerini anlamayan toplumların meydana gelmesine neden olur.
Hatam Sofer, bu dört talihsiz olayın aslında birbiriyle ilişkili olduğunu belirtir. Adam ve Hava'nın günahından sonra, Tanrı'nın onları affeder ve yaşamalarına izin verir. İnsan bu durumda hala günahın ve cezanın caydırıcılığına inanmaktadır. İnsanlığın devamı için Adam ve Hava affedilmiştir. Kayin kardeşini öldürdükten sonra bir yere kadar Tanrı tarafından affedilir ve yaşamına devam eder. Ancak ne yazık ki bu olaydan sonra insanlar istedikleri her şeyi yapabilecekleri gibi yanlış bir sonuca varırlar. Onlara göre Kayin affedilebiliyorsa, o zaman görünüşe göre hiçbir hesap verme zorunluluğu yoktur ve istedikleri her şeyi yapmaları mümkündür. Sonuç olarak, insanlar şuursuz bir şekilde istedikleri her şeyi yapabilecekleri ve yanlışlarının hiçbir sonucuyla karşılaşmayacakları sonucuna varırlar. Ne de olsa Tanrı tufandan sonra bir daha asla dünyayı yok etmeyecektir. Bu da sonunda Babil Kulesi inşasına neden olur.
Uyarılar: Hatam Sofer bu noktada önemli bir uyarı getirir: Basitçe, istediğimizi yapabileceğimiz ve bundan sıyrılabileceğimiz fikri kesinlikle yanlıştır. Hepimiz bir takım kural ve kısıtlamalara bağlı olmak zorundayız. Bu kuralları ve kısıtlamaları ihlal etmenin sonuçları vardır ve bazen bu sonuçlar çok acımasız ve geri dönüşü olmayan zararlara neden olabilir.
Bir parantez açarak öğretmenim Ribi Şemuel Kohen’in (Z”L) bir öğretisine yer verelim. Tanrı gökkuşağını gösterdikten sonra bir daha tufan gelmeyeceğini söylemiştir. İnsan eğer kurallara göre yaşarsa dünya yaşanacak bir cennet halini alacaktır. Bunlara uymazsa da dünyayı kendileri yok edeceklerdir. Ne yazık ki günümüzde yaptığımız dünyanın yok olması için elimizden geleni yapmak şeklindedir.
Şimdi küçük küçük örnekler vererek nasıl davrandığımıza bakalım. Bazılarımız, ergenlik çağındaki oğulları veya kızları alışveriş yaparken, yoğun caddelerde bile diğer sürücüleri rahatsız edecek şekilde davranabiliyor. Kimimiz, otelde tatil yaparken lobide birbirlerine bağırarak sanki mekanın sahibiymiş gibi davranmayı kendinde hak olarak görebiliyor. Bazılarımız, yasaları çiğnemelerine ve kendilerini ve yoldaki herkesi tehlikeye atmalarına rağmen, otoyollarda istedikleri hızda araç kullanabileceklerini zannedebiliyor. Bazılarımız da, toplantılara ve randevulara bir saat geç kalabileceklerini ve diğer insanları bekletebilecekleri hakkını kendilerinde görüyor. Kısacası zaman ve sınırlarının bizim için değil, başkaları için olduğunu zannetme yanlışına düşüyorlar. Bazıları da özel mekan ve localara girebildikleri için dünyanın kendi etraflarında döndüğünü ve çok özel olduklarını kural ve kısıtlamaların kendileri için olmadığını düşünebiliyor. Bazıları ekonomik açıdan güçlü olduklarından yalnız kendilerinin konuşma hakkına sahip olacağı yanılgısına kapılabiliyor.
Biz kimiz? İnsanı geçici olarak tatmin eden bu durum aslında aşınmayı hızlandıran ve kolaylaştıran bir noktadır. İnsanın kendisini genel kural ve kısıtlamalara uymaktan muaf sayması adaletin işlemediğinin ve yozlaşmanın arttığının bir göstergesidir. Toplum olarak yaptığımız bir başka yanlışa da gönderme yapalım. Yukarıda anmaya çalıştığımız ihlaller bizim konuşma tarzımıza da etki etmiş durumdadır. Konuşmalarımızda artık incelik, zarafet, kibarlık dokusuna rastlamak mümkün olmamaktadır. İnsanlar sadece garip gelen farklı baş harfleri ve kod sözcükleri kullanarak, kaba, argo bir şekilde konuşurken kendilerini de kaba edepten yoksun ve çirkin gösterdiklerinin farkında bile değiller. Konuşmalarımızda Avraam, Yitshak ve Yaakov'un çocukları, Moşe Rabenu'nun öğrencileri olan Tanrı’nın ilk çocukları olan toplumu karakterize etmesi gereken asalet, görkemli incelik ve nitelikler ne yazık ki artık yok. Unuttuğumuz şey Yahudiler’in kraliyet soyu olan Yehuda’dan geldikleri ve davranışlarının çok daha onurlu, kaliteli ve asil olması gerektiğidir.
Noah asil, ahlaklı, etik, vicdanlı, dürüst, nazik ve zarif bir kişi olarak, öbür dünyada bir pay kazanır. Bu dünyada da tufandan kurtarılarak insanlığın devamını sağlayan kişi olarak ünlenir. İnsanların birçoğunun düşüncesinin aksine bir kişi nazik, kibar ve düşünceliyse "kaybeden" değildir. Aksine bu davranışı insanların saygısını kazanması için bir vesiledir.
Bir benzetme yapalım. Eve su getiren boruları hepimiz biliriz. Boruların içine kir girerse, evdeki tüm su kirli olur. Her lavabo, her banyo, bulaşık makinesi ve çamaşır makinesi kirlidir. Pislik evin her yerine yayılır. Ama su temizse, o zaman herkes evin neresinde olursa olsun temiz suyun tadını çıkarır. Aynı şey görgü kurallarımız için de geçerlidir. Anlatmaya çalıştığımız nokta, nazik ve kibar olmanın bizim için değerli olduğudur.
Çocuklarımız: Biz öğretmenler özellikle lise öğretmenleri birçok farklı türden çocuğa ders verme fırsatına sahip oluruz. Bunlarla ilgilenirken kusursuz karakter özelliklerine sahip çocuklardan sürekli kaba, küfürbaz ve saygısız çocuklara kadar geniş bir yelpaze görebilirsiniz. Velilerle yaptığımız toplantılarda çocukların karakter özelliklerinin kaynağının nereden geldiğini de görebilirsiniz. Ebeveynlerin karakterleri, çocuklarının karakterlerinin gelişimi üzerinde derin bir etkiye sahiptir.
Noah ancak beş yüz yaşına geldiğinde çocuk sahibi olma zamanının geldiğine inanır. Beer Şmuel adlı kaynak Noah’ın çocuk sahibi olmayı ertelediğini, çünkü önce karakterini mükemmelleştirmek için çalışmak istediğini savunur. Bir ebeveynin kişiliğinin çocuğun kişiliğini doğrudan etkilediğini anlamıştır bu yüzden, önce doğru ve iyi bir insan olmanın yollarını aramıştır.
Çocuklarımız hangi okullara giderse gitsin, öğretmenlerinden, müdürden, arkadaşlarından önce karakterleri üzerinde en önemli etki ebeveynlerindir. Bizler çocuklarımız için birer örneğiz. Başkalarıyla nezaket ve duyarlılıkla konuştuğumuzu ve davrandığımızı görürlerse, büyük ihtimalle örneğimizi takip edecek ve nazik, kibar ve duyarlı insanlar olacaklardır. Bu hayatımızın birçok yerindeki ilişkilerimizde böyle gelişir.
Pencere: Noah Tanrı’dan gemi yapma emri aldığında yapım sırasında geminin pencerelerinden söz edilir. Hava kapalı olacaktır. Dışarıda tufan vardır yani görecek bir şey yoktur. Bu pencere neden zikredilmiştir. Rabiler hava karanlıkken pencereye baktığımızda kendimizi gördüğümüzü öğretirler. Bu bir ayna görevi görecektir. Noah, insanlığın geri kalanının kaderinden kurtulmaya layık olduğunu bilmektedir ancak bu durum kendisini tatmin etmemelidir. Noah kendi kendine, "güvendeyim, iyiyim, her şey yolunda" dememeli hatta düşünmemelidir. Noah sürekli olarak kendine bakmalı, kendini analiz etmeli ve nasıl daha iyi olabileceğini düşünmelidir.
İşte toplumumuzdaki sorunları düşünürken ve tartışırken, herkese "pencereden" bakmak yerine, hepimizin "aynaya" bakmaya ihtiyacı vardır. Buna biraz zaman ayırmak gerekir. Bir kişiyi, aileyi, çocukları, okulları, modern toplumun yönlerini ve "dışarıdaki" her şeyi işaret etmek ve başkalarını suçlamak kolaydır. Aynaya bakmak, kendimize bakmak, davranış biçimimizi incelemek, kendimizi geliştirmek ve bu şekilde çevremizdeki herkesi olumlu yönde etkilemek için neler yapabileceğimizi görmek çok daha zordur, ancak çok önemlidir. Hepimiz kendi "gemilerimizde" yaşayıp, uygun olduğunu düşündüğümüz bir rota izleriz. Ancak bu, "gemimizin" dışındakilere küçümseyici bir şekilde bakmamız gerektiği anlamına gelmez. Bunun yerine sürekli olarak "aynaya" bakmalı ve olabileceğimiz en iyi olmak için çalışmak gerekir. Hepimizin daha rafine, daha saygılı, daha nazik ve daha kibar olmak için kendimiz üzerinde çalışmamız gerekir.
DİVRE TORA
Rav Naftali Haleva
Bu peraşa Tufan’dan sonra dünyada etnik ve politik kültürün doğuşuna bütün bir bölüm ayırır (Perek 10). Noah’ın bu bölümde sözü edilen yetmiş torunu yıllar sonra dünyadaki yetmiş milleti oluşturmuştur. Bu soyağacı listesinin ortasında aniden bize ilginç bir öykü sunulur:
“Kuş, Nimrod’a baba oldu – [Nimrod] dünyada güç sahibi olmaya başladı.
Tanrı’nın önünde güçlü bir avcıydı. Bu sebeple, ‘Nimrod gibi – Tanrı’nın önünde güçlü bir avcı’ şeklinde bir deyiş vardır. Krallığının başlangıcı, Şinar diyarındaki Bavel, [ayrıca] Ereh, Akad ve Kalne’dir” (Bereşit 10:8-10).
Bu pasukların arasındaki ilişki açık değildir. İlk pasuk Nimrod’un dünyada güç sahibi olmaya başladığını söylemektedir. Burada kullanılan “Ehel – Başladı” sözcüğü genellikle, hakkında kullanılan kişi her ne yapıyorsa onun bunu dikkate değer bir şekilde yapan ilk kişi olduğunu vurgular. Başka bir deyişle dünya tarihinde belirgin bir şekilde güç toplayan ilk kişi Nimrod’dur. Tora’nın metni burada ne tür bir güçten bahsedildiğini ayrıntılı bir şekilde açıklamamaktadır. Acaba Nimrod ne açıdan güçlüydü? Güçlü bir savaşçı mıydı? Serüvenlerinde özellikle cesur muydu?
İkinci pasuk daha çok ayrıntı vermektedir; ancak hâlâ aklımıza takılan birçok soru mevcuttur. Pasuk Nimrod’un“Tanrı’nın önünde güçlü bir avcı” olduğunu söylemektedir. Şimdi; avcılıktan ne tür bir gücün anlaşıldığını biliriz, ama “Tanrı’nın önünde” sözünün anlamı nedir? Dünyadaki her insan yaptıklarını “Tanrı’nın önünde” yapıyor değil midir zaten? Tora bununla yetinmemekte, eski zamanlarda kullanılan bir deyişi de aktarmaktadır: Herkes Nimrod’dan “Tanrı’nın önünde güçlü bir avcı” diye söz ederdi. Bu deyimin anlamı nedir?
Üçüncü pasukta konuya başka bir zorluk eklenmektedir. “Krallığının başlangıcı…” bu noktaya kadar söylenenlerin bir krallıkla ne alakası vardır? Şu ana kadar metinde krallık hakkında hiçbir şey söylenmiş değildir! Bildiğimiz Nimrod “güçlü bir avcıdan” ibaretti! Şimdi birden bire kral da mı olmuştur?
Midraş Raba’da Hahamlarımız ve onları takiben Raşi, Tora’nın bize burada dünya tarihinde Tanrı’nın Krallığı’na karşı isyan eden ilk liderden bahsettiğini açıklarlar. Bu konuda söyledikleri, yukarıdaki soruları tek tek cevaplamaktadır.
Bereşit kitabının 10.cü bölümü tamamen Tufan’dan sağ çıkan insanların uluslar oluşturmalarını anlatır. Bu arada, bu bölüm bize göçebe avcı gruplarının nasıl bölgesel kurallara bağlı etnik gruplar ve şehir devletleri oluşturduklarını anlatır. Bu da, beşeri medeniyetin beşiği olan Mezopotamya’da bu kültürün içinde krallığın doğuşunun öyküsüdür.
Şinar, Aşur ve Bavel kralları “Tanrı tarafından seçilmiş olmalarının” verdiği fırsatla egemenliklerini kurmuşlardır. Kitabelerinde kendilerini bu şekilde ebedileştirmeyi tercih etmişlerdir. Başka bir deyişle, kendi yönetimleri konusunda kendilerini dinî ve etik açıdan haklı çıkarma yöntemleri budur. Peki bu kişiler nasıl “Tanrı’nın seçilmiş” insanları olmuşlardır? Gerçekten de, Tanrı tarafından seçilmişler midir? İşte, yukarıdaki pasuklarda, beşerî medeniyetin kaynaklarını tanımlarken, Tora bu soruları cevaplandırmaktadır.
Her şey Nimrod ile başlamıştır. Kendisi “dünyada güçlü biriydi.” Onun maceraları geceleri kabile ateşinin etrafında tekrar anlatılırdı. Onun “gücü” avcılık dünyasında açıkça bilinmekteydi. İnsanlar başkalarının başarısız olduğu yerde onun nasıl başardığını, bu adamı neyin “güçlü” kıldığını merak ederlerdi. Onların putperest dünyalarında bunun en bariz açıklaması şöyleydi: Nimrod olsa olsa ilahlar tarafından özel olarak kutsanmış ve onlardan özel yardım gören bir kişi olmalıydı. Nimrod’un kendisinin de, başarılarını, ilahi yardımın birer yansıması olarak gördüğünü düşünmek mantıksız bir varsayım olmayacaktır.
Böylece, Nimrod “Tanrı’nın önünde güçlü bir avcıydı” (ya da “ilahın önünde…”). Zaman geçtikçe, bu görüş evrensel olarak kabul edildi; Nimrod’un Tanrı’nın önünde başarılı ve seçilmiş olduğu “herkesçe bilinen bir bilgi” halini aldı. Bir sonraki aşama gayet doğal olarak gelişti. Ne de olsa her kabile, Tanrı’nın seçtiği kişi tarafından yönetilmek ister. Böylece bu, onun krallığının ve genel olarak da ilk beşerî krallığın başlangıcı olmuştur. Nimrod’un hüküm sürdüğü bölgeler – Ur, Bavel ve Nippur (“Uruk”) – Mezopotamya’da hilal şeklindeki bir bölgedir ve Verimli Hilal olarak bilinir. Burası, bizim bildiğimiz şekliyle kültür ve hükümdarlığın gerçekleştiği en eski bölgedir.
Aynı kültürel köken insanın Tanrı’ya karşı isyanına ve sonunda Yeruşalayim’deki I. Bet-Amikdaş’ı yıkan Babil ulusunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Şimdi bunun nasıl meydana geldiğine bir göz atalım.
Yukarıda gördüğümüz ilahî (!) düzenin hükümdarlık anlayışına göre, kimin “Tanrı tarafından seçilmiş kişi” olduğuna dair kararı kim ve neye göre vermiştir? Bu sıfatı aslında Tanrı’nın vermiş olmadığı açıktır. Seçimi yapan insanlardır ve bir kişiyi, sırf “kaba kuvvet konusunda başarılı olduğu için” bir anda “Tanrı’nın seçtiği kişi” olarak görmeye başlamışlardır. Kim en güçlü, en başarılı ve muzafferse, o birden “kutsal biri” olmuştur. Bu düşünüş tarzına göre, Tanrı, bir anlamda insanın başarısına “tabi” bir konuma oturtulmaktadır. Öyle ya; insanlar Tanrı’nın, mutlaka herhangi bir mücadelenin galibinin yanında olması gerektiğini düşünür. O zaferin nasıl elde edildiğinin onlar için bir önemi yoktur – zafer, onların gözünde, Tanrı’nın muzafferi desteklemesi için yeterli olmalıdır.
Bu bakış açısına göre, hangi güçlü avcı kemerine başkalarından daha çok sayıda kuru kafa asarsa, hangi kötü diktatör toprağın denetimini ele alırsa ve halkını sindirirse “Tanrı’nın seçtiği kişi” o olacak, dolayısıyla ülkeyi kendisi yönetecektir. Şu gerçektir ki, bu bakış açısı, insanlığı kanlar dolusu nehirlerden geçirmiş, insanlığın en alçak türünün saltanatını meşru kılmış – hatta onu “kutsal” bile görmüştür.
İşte, Babil kültüründe ilk kralın öyküsü budur: Dinî gerekçe örtüsü ile emperyalizmi doğuran ideolojinin kurulması, Tanrı’yı beşerî bir lider seçmeye, sözün gelişi, “zorlayan” ilk teşebbüs, beşerî krallığın Tanrısal krallığın üstünde tutulması…
“Ve Tufan’dan sonra [tüm] halklar yeryüzüne bunlardan [türeyerek] yayılmışlardır” (Bereşit 10:32).
Gelecek haftaki peraşada, doğu topraklarından, “birçok milletin babası” olacak olan bir kişinin ortaya çıkışını okuyacağız. Bu kişi, Tanrı’nın gerçekten seçtiği kişi olacaktır: İbranî Avraam.
GÜNLÜK YAŞAMDAN
(Kaynak: Rabilerin öğretilerinden)
Rav İzak Peres
Kişi eğer teşuva yaparak Yahudi yaşam tarzına yakın bir hayat sürmeyi amaçlıyorsa ancak bu durumda bile öfkesini kontrol edemiyorsa ne önerilebilir?
Kendi eksiklerini bilen kişi tsadik olma yolunda önemli bir adım atmıştır. Bu eksikliğin giderilmesi için çaba göstermek onun seviyesini daha da yükseltecektir. Bu konuda “Mesilat Yeşarim” veya “Pele Yoets” gibi etik değerleri öğreten kitapların tahsili önemle önerilir.
TALMUD’DAN ÖĞRETİLER
Rav İsak Alaluf
Bu yazımızda Gemara Masehet Taanit 2/A’daki bir öğretiyi paylaşacağız.
Rabi Yohanan şöyle öğretir: Tanrı’nın elinde bir aracı yoluyla kullanmadığı üç anahtar vardır. Bunlar yağmurların anahtarı, çocuk sahibi olabilecek bir kadınla ilgili anahtar ve “tehiyat ametim” anahtarı. Yağmurların anahtarı için Devarim 28/12’de yazdığı gibi ”Tanrı sana ülkenin yağışını vaktinde vermek ve seni elinin tüm işlerinde mübarek kılmak üzere senin için iyi hazinesini gökleri açacak” demektedir. Çocuk sahibi olabilecek bir kadınla ilgili anahtar için Bereşit 30/22’de yazıldığı gibi “Tanrı Rahel’i hatırladı onu işitti ve rahmini açtı” demektedir. Tehiyat Ametim anahtarı için Yehezkel 37/13’de yazdığı gibi “kabirlerinizi açtığımda benim Tanrı olduğumu bileceksiniz” demektedir. Erets Yisrael’de parnasa – geçimin de anahtarı Tanrı’nın elindedir derler. Teilim 145/16’da yazdığı gibi “ellerini açarsın ve isteyeni doyurursun” ifadesi yer alır. Gemara sorar: Neden Rabi Yohanan bunu zikretmemiştir? Çünkü yağmurlar zaten parnasa – geçim demektir.
HAFTANIN SÖZÜ
Yahudilik mangaldaki ateş gibidir. Bazen ateş sönmeye yüz tutar ama her çağda biri gelir ve nefesiyle yeniden alevlendirir. (Öğretmenim Ribi Şemuel AKohen’in (Z’L’) bir deraşasından alıntılanmıştır.)

