sinirlarin verdigi ozgurluk

Bir öyküyle başlayalım: Yaş aldıkça, bir insanın her şeye sahip olduğunda çoğu zaman hiçbir şeye sahip olmadığını fark ederiz.  Bir kişi istediği her şeyi yapabildiğinde aslında hiçbir şey yapmamaktadır. Bir yerde okuduğum Jack Whittaker’e ait bir öykü bu söylediğimize iyi bir örnektir.

Jack Whittaker Batı Virginia’da yaşayan başarılı bir müteahhitlik firması sahibidir. Anlatılana göre tarihi bir piyango kazanarak müthiş bir servetin de sahibi olur. Bu müthiş servet saçma sapan harcamalar ve savurganlık sayesinde bazı diğer etkenlerle birlikte adamın hayatını iki sene içinde darmadağın eder. Adamın hayatına artık trajedi, hukuki sorunlar ve yıkım hakimdir. Eşi ile boşanma aşamasındadır. Torunu uyuşturucudan hayatını kaybetmiştir. Kızı daha kırk iki yaşında evinde ölü bulunur. Jack Whittaker bu olaylardan sonra o piyango biletini hiç almamış olma dileğini birkaç kez dile getirmiştir.

Jack Whittaker, çok çalışarak zengin olduğunda onurlu ve mutlu bir hayat yaşar. Herkesin kullanabileceğinden daha fazla paraya düştüğü an hayatı paramparça olmaya başlar. Bu da yukarıdaki tezimizi doğrular nitelikte bir örnektir. Bir insan her şeye sahip olduğunda muhtemelen hiçbir şeye sahip olmayacaktır. Soru belli. Neden?

Aşırılık: Aslında cevap hiç de zor değil.  Dünyanın durumu bu aşırılığa müsait değildir.    Dünya öyle yaratılmıştır ki, her şeyin sınırlara, belirli bir biçime ve şekle ihtiyacı vardır.  Sınır ve bazı kısıtlamalar ortadan kalktığında ise kaos duruma hakim olur. Herhangi bir şey yapabilme, görebilme ve sahip olabilme bir özgürlük değildir. Aşırılık insanı köleliğe mahkum eder.

Mısır esaretinin başında Yahudiler’in “Homer” yani kil ile çalıştıkları yazılıdır. Bu sözcük “homriyut” dediğimiz cismaniliğe gönderme yapar. Mısır aslında fiziksel hoşgörünün yeridir.  Mısır kültüründe insanlar genellikle birçok şeye sahip olurlar. Yahudiler burada safsızlığın kırk dokuzuncu basamağına inerken aslında bu serbestlikten yararlanmışlardır.  Dizginsiz bir hoşgörü insanları “tuma” dediğimiz safsızlığa iter. Her şeye sahip olduğumuz gibi görünen aslında hiçbir şeye sahip olmadığımız bir durumdur. Gerçekte “Mitsrayim” yani Mısır “sınırlama” anlamına gelen “Mitsar” sözcüğünden gelir. Ancak sınırlar nedense konmamıştır.  Yani orası bol özgürlük ve tuzakların hakim olduğu bir yer halini almıştır.

Su: Mısır üzerine gönderilen belalara baktığımızda suyun ne kadar önemli bir rol oynadığını görmemek imkansızdır. İlk bela suyun kana dönüşmesidir. Mısır çıkışından sonra Mısır ordusu denizde yani suda boğulmuştur. 

Sıvılar ve en önemlisi olan su, şekil ve yapı eksikliği anlamına da gelir. Su her yere düşer ve bulunduğu kabın yerini alır. Su tek başına akarsa önünde kimse duramaz. Bunun için sınırlandırılması gerekir. Moşe sudan çıkarıldığında aslında kendi işinin ne olacağının sinyalini vermiştir. Moşe Yahudileri Mısır’dan yani kontrolsüz sudan çekip çıkarmıştır.  Yam Suf olayında karadan geçen Bene Yisrael kaosu terk ettiklerini simgesel olarak göstermiştir.

Aslında “makul sınırlar” kavramı sosyal medya dünyasına yabancıdır.   Sosyal medyada paylaşım yapan pek çok insanın kendine hakim olmak gibi bir endişesi de yok gibidir. Sosyal medyada paylaşım yapan insanlar "beğeni" almak ve takipçileri arttırmak için varlar.   Bu yüzden insanların ilgisini ve dikkatini çekecek materyaller yayınlamaları şart olmuştur.

İtibar kaybı: Kızlarımızın erkeklerimizin instagram'da paylaşım yaptığında yayınladıkları birçok fotoğraf ve video problemli olma özelliği taşır.  Yüzlerce insanla dikkat çekici fotoğraflarını paylaşan birçok çocuğumuzun olduğu bir sır değildir. Ama gerçekten istediğimizin bu olup olmadığı ciddi bir soru olma özelliğini korumaktadır. Bir başka anlamda fotoğraf masum bile olsa bunu mutlaka paylaşmak gerekir mi sorusuna verilecek cevaplar günümüzde çok mantıklı değildir.

İnsanlar sosyal medya aracılığıyla ne yazık ki itibarlarını ve geleceklerini nasıl mahvettiklerinin farkında değildirler.    Sınırsız sosyal medya paylaşımı hasara neden olur.   Bir kişi uygunsuz ya da tuhaf bir şey paylaşıyorsa ve etraf bunu görüyorsa görenlerin eline geleceği için uygunsuz sayısız kaynak temin etmiş anlamına gelir. Sosyal medyada paylaşım yapmadan önce göz önünde bulundurulması gereken hayati derecede önemli bir faktör vardır.  Kıskançlık.

Eğer evliliğiniz harikaysa,  maddi açıdan güvendeyseniz,  olağanüstü, başarılı çocuklarınız veya güzel bir eviniz varsa, heyecan verici bir tatile gidiyorsanız ve bunu sürekli paylaşıyorsanız biri veya birileri bunu kıskanabilir.

Güzel bir hikaye: Bu söylediklerimize uymayan muhteşem iki insanın Moşe ve Aaron'un hikayesine bakalım.

Moşe Mısır'dan kaçmak zorunda kalır. Yıllar sonra Tanrı yanan çalının içinde ona görünür ve onu Mısır'dan çıkaracağı Yahudi toplumunun lideri olarak atar. Moşe'nin bunca yıldır Mısır'da bulunan ve lider olan ağabeyi Aaron artık onun yardımcısı olacaktır. Tanrı bunu Moşe’ye bildirirken buluşmalarının Aaron için bir sevinç vesilesi olacağını söyler. Gerçekten de Moşe’yi kıskanmaz ve onun yardımcısı olmayı kabul eder hatta pasuğa göre sevinir. Aaron, Moşe adına mutluluk duyabilmiştir.  

Bu durum Aaron için önemli bir andır.    Küçük kardeşi lider olarak atandığında kalbi kıskançlık yerine sevinç hissettiğinden, ona bir insanoğlunun şimdiye kadar giydiği en kutsal giysiyi, yani “Hoşen” takma şerefi bahşedilmiş ve Kohen Gadol olarak görev yapmak üzere atanmıştır. Aaron insanüstü bir davranışta bulunmuştur. Zira yakınınızdaki birinin sizin sahip olmadığınız bir şeye sahip olduğunu görmek ve en ufak bir kıskançlık hissetmemek normal değildir. Bugün bunu başarabilmek neredeyse imkansızdır. Bir iki küçük örnek vermeye çalışalım:

 Bir arkadaşım yeni bir araba aldığında bana göstermeyi sever. Her seferinde de aynı cümleyi kullanır. “İnşallah siz de alırsınız.” Bu güzel bir dilek gibi görünse de söylemde kullanılan vurgu çok önemlidir. Hele bu arabayla fotoğrafları sosyal medya ortamında görmek buna sahip olmayanların bayılacağı bir şey değildir. İşte insanın bunları hesaba katarak paylaşım yapması önemlidir.

Bir başka öykü: Peki nasıl düşünmemiz gerekir? Bu sorunun cevabını bir öykü ile paylaşalım:

1970 yılında İsrael'de bir Rabi oldukça  genç yaşta vefat eder. Arkasında bir eş ve çok büyük bir aile bırakır.    Dul eşi, küçük oğullarını, merhumun erkek kardeşi Rav Baruch Sorotzkin'in Roş Yeşiva olarak hizmet ettiği Cleveland'daki Telz Yeşiva'ya okumaya gönderilir.    Michael adlı çocuk, amcasının yakın bakımı ve vesayeti altında yeşivada birkaç yıl geçirir.

1979 yılında amcasının da önerisiyle bu genç adam evlenmeye karar verir. Ancak düğünden hemen önce İsrael’de yaşayan annesinin hastalandığını duyan genç adam yıkılır.  Nitekim düğünden bir hafta önce annesi vefat eder. Üzüntüsüne bir de düğün telaşı eklenince işler oldukça sıkıntılı olmaya başlar. Amerika’da kalırsa Şiva dediğimiz süreç pazartesi başlayacak ve ertesi hafta düğün olabilecektir. Ancak İsrael’e cenazeye giderse bu sefer cenaze gecikecek ve düğün ertelenmek zorunda kalacaktır. Genç adam bu sorularla baş edemeyince zamanın en büyük otoritelerinden biri Rav Moşe Feinstein'ı arar ve durumu anlatır.

Rabi Feinstein ona  ABD'de kalmasını ve planlanan zamanda evlenebilmesi için “şiva” durumuna hemen geçmesini önerir. O hafta sonuna doğru Şabat öncesinde genç adam Rabi’yi tekrar arar. Rabi sorularını yanıtlar iyi dileklerde bulunur ve telefonu kapatır. 

Birkaç dakika sonra Rav Moşe genç adamı geri ve uyarır.  O toplulukta, düğünden önce Erev Şabat damadın gelinin evine çiçek göndermesinin bir gelenek vardır. Rabi, yas tutan biri olarak bu genç adamın hediye göndermesine izin verilmediğini ve bu nedenle gelinine çiçek gönderemeyeceğini hatırlatır. Rabi devam eder:  "Gelin Şabat'ta arkadaşlarıyla birlikteyken ve arkadaşları damadın çiçek göndermediğini fark ettiğinde, arkadaşlardan birinin bu konuda bir yorumda bulunmasından endişeleniyorum, bu da sizin için incitici olacaktır.   Size tavsiyem onun arkadaşlarından birini arayıp sizin adınıza çiçek göndermesini istemeniz.   Böylece bu özel Şabat'ta çiçeksiz kalmayacaktır.”

Bir Yahudi işte böyle düşünmelidir.    Bunun gibi şeyler hakkında, diğer insanların nasıl hissedeceği, nasıl incinebilecekleri ve bunun olmasını önlemek için neler yapabileceğimiz konusunda düşünmemiz ve yardımcı olmamız gereklidir.

Mısır’dan çıkışın mesajlarından biri de sınırların bize özgürlük verdiğidir.   Kendimizi kontrol ettiğimizde, sadece kendimizi düşünmediğimizde,  her şeyi paylaşmadığımızda hayat daha mutlu ve tatmin edici olacaktır.   Eğer biz sosyal medyayı kullanıyorsak, onu sorumlu bir şekilde, sınırlarla kullanalım aşırıya kaçmasına izin vermeyelim. Böylece gerçek özgürlük ve gerçek mutlulukla yaşayabiliriz.

Rav İsak Alaluf’un HP Bo 5785 yazısından alınmıştır.