doktor olmakBüyük doktorlar, omuzlarındaki meleklerle çalışırlar.

Anonim

İkinci dünya savaşının son senesinde, savaşın etkileri benim aileme de ulaşmıştı.

1944'ün Mart ayında, Almanlar Macaristan'ı işgal etti ve bu ülkede yaşayan binlerce Yahudi'nin hayatında büyük depremlere sebep oldu. Ben 19 yaşındaydım. İşgal haberinden sadece iki saat sonra, 15 yaşındaki erkek kardeşim ve ben tren istasyonundan geri çevrilmiştik. Artık Yahudiler'in treni kullanmaya izinleri ya da şehri terk etme özgürlükleri yoktu. Bizler, Budapeşte'de aile dostlarımızla birlikte yaşıyor, okula gidiyorduk. Bu korkunç durum içinde, evimize, ailemizin yanın dönmek ve başımıza ne gelecekse onunla yüzleşmek istiyorduk. Ama bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Birbirimizle sadece mektuplaşabildik. Gönderdiğimiz mektuplar, sevgi, umut ve özlem doluydu. "Bütün bunlar sona erdiğinde" birbirimize kavuşacaktık. Anne babamızı bir daha hiç göremedik. Onlar Auschwitz'deki gaz odalarında öldürülmüşlerdi.

Benim kişisel Holocaust'um; 16 ile 40 yaşları arasındaki bütün Yahudi kadınlara çalışmak için belge gösterme zorunluluğu getirildiği zaman başladı. Üç gün içinde yanımıza dayanıklı giysiler, ayakkabılar ve biraz yiyecekle yola çıkmamız gerekiyordu. O büyük kadın topluluğu yaz kampı için toplanmışlardı sanki. İlk hedefimize doğru yola çıkınca, içimde direnmek ve hayatta kalmak için büyük bir güç, cesaret ve direnç hissettim.

Bu uyanış, sert şoklar halinde kendini gösterdi. İlk başta benim için her şey büyük bir darbeydi. İlk gece, çatısı akan bir binada o büyük kalabalığın içinde soğuktan titriyor, Ekim yağmurlarının damla damla başımızın üstüne akarak ayaklarımızın dibinde birikmesini seyrediyorduk. Öldürülesiye dövülmüş o gencecik kızın vücudu, o ilk vücut, gözlerimizin önünde taşınmıştı. Kıyafetlerimdeki binlerce pirenin ilki... Askerlerin sadece eğlence için vurdukları o masum insanların ilki...

Almanya'ya doğru yaptığımız yolculuk, artık gerçek amacı hakkında gittikçe daha fazla kanıtı açığa çıkartıyordu. Amaç işçi toplamak falan değildi. Bizim çalışmamızı istemiyorlardı. Bizim ölmemizi istiyorlardı. Bazılarımız pes etti. Tek yapmamız gereken yolun kenarında oturmaktı, işte o anda hemen öldürülürdünüz. Yiyecek hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz dizanteri hastalığına yakalanmıştık. Umutsuzduk ve aklımız karmakarışıktı. Gecelerimizi, açık bir futbol sahasında, kargo gemisinin deposunda, domuzların taşındığı vagonlarda geçiriyorduk. Bizi tutsak edenlerin yaratıcılıklarına hayranlık duyuyorduk.

Gece kalacağımız yere ulaştığımızda, normalliğin, amacın, düzenin ve umudun tek bir somut sembolü vardı: Kızıl haç bayrağı, beyaz bir çadır ve çantalarıyla birlikte duran iki- üç doktor. Onlar da bizim gibi tutukluydular, onlar da buraya bizim gibi acı dolu bir yolculuk sonucu gelmişlerdi. Ama yine de bir şekilde içlerinde hala başkalarına yardım edecek enerjiyi hissedebiliyorlardı. Yaraları temizliyor, tavsiyelerde bulunuyor, insanları rahatlatmaya çalışıyorlardı. Onların, bizim gibi sıradan kişilerin bilmediği bir sırrı bildiklerini, bu sırrın da onlara bu umutsuz zamanlarda bile güç verdiğini düşünürdüm.

Bir gün, genç bir doktor, tutuklulardan birine saplanmış kurşunu çıkartırken, sayım yapılacağı duyurusu geldi. Askerler herkesi sıraya soktular, ama doktor hala uğraştığı işe devam ediyordu. Amir ona doğru yürüyüp hemen sıraya geçmesini emretti. " Bitirmek üzereyim." diye cevap verdi doktor. "İlk önce kanamayı durdurmam gerekiyor". Amir sırıtarak "sana seçme şansı tanıyacağım" dedi. "Dediğim şeyi yaparsın ve ben de yaşamana izin veririm. Ya da işini bitirirsin, ben de seni vururum". Doktor, işini bitirdi, yarayı sardı ve tam olduğu yerde vurularak öldürüldü.

Bu şekilde davranabilecek kadar cesaretli olabileceğimi hiçbir zaman düşünmemiştim, ama kendi kendime bir söz verdim: Eğer hayatta kalırsam, doktor olacaktım. Bu hayalim, ilerdeki aylarda zayıfladı. Açlık, soğuk, bitler, dayaklar, kurşunlar her gün neredeyse 200 e yakın insanın hayatına son veriyordu. Aklım sadece basit bir düşünceye kilitlenmişti: Bir saat daha hayatta kalmak.

Ve hayatta kalmayı başardım. Dokuz ay önce, sözde çalıştırılmaya gönderilen yaklaşık 5000 kadından geriye kalan 60 kadından biriydim. Budapeşte'ye gidip erkek kardeşimi buldum. O da hayatta kalmayı başarabilmişti. Ailemizin geri kalanı yok olmuştu. Evimizde yabancılar yaşıyordu. Geri dönen tutuklular için hazırlanan barakalarda kaldık. Yaralarım iyileşince, ikimizi geçindirecek kadar para kazanabileceğim bir iş bulmayı planlıyordum.

Günün birinde kardeşim, tıp okulu hakkında eve bir takım broşürler getirdi. Beni gizli gizli okula yazdırmıştı. Savaştan sonra, okumak isteyen herkes kabul edilmişti. Benim canım kardeşim" Yapmak istediğin bu değil miydi?" diye sordu bana " Yaşamaya devam edeceğiz. Merak etme. Bundan çok daha zor zamanlarda hayatta kalmayı başardık!" dedi.

Beş sene sonra, diplomamı aldım. Kamptaki doktorların bildiği o sırrı öğrenebilmiş miydim? Bilmiyorum. Sabretmeyi, merakı, disiplini ve şefkati öğrenmiştim. Şimdi kırk beş yıllık bir doktor olmuştum işte...

Dr. Judita M. Hruza