Jotapata’nın Düşmesi

Özel Muhabirimiz

Tam bir hafta önce Av’ın üçü idi.  Hava kararmıştı.  Büyük bir koç başlı kütük duvarı aralıksız dövüyordu.  Gürültü başta korkunçtu ama kısa zaman sonra alıştık.  Görevde olanlarımız düşmana bir göz atmaya çalıştı.  Karanlıkta hiçbir şey görmek mümkün değildi.  Böylece cephanemizi kurtardık.  

Arkadaşım sadece koç başının sesini dinler gibiydi: Dom... Dom...  Gözleri duvarı oluşturan geniş taşlara dikilmiş, pes etmelerinden korkuyordu. Güçlü, ciddi bir yüzü vardı.  Sakin bir çocuktu ama savaşın zorlukları izlerini bırakmıştı. 

“Korkuyor musun?” diye sordum.  Mavi gözleri doğrudan bana baktı.  “Hayır ama bu koç sinirimi bozuyor.  Jotapata’da da tıpkı böyleydi.”  Sessizlik oldu ama kulaklarımda  47 korkunç gün boyunca direnen Galile’deki kalenin adı kulaklarımda yankılanıyordu.  Koç devam ediyordu: Dom... Dom...  Romalı alçaklar hiç yorulmaz mı?  Ama bol yiyecekleri ve vardiya değiştirecek kadar adamları var. 

“Sana o günlerden bahsedebilir miyim?  Bu gece canım konuşmak istiyor.”

Aşağılık Komutan

“Surdaydım.  Birçok kez saldırmıştık ama karşımızdakilerin sayısı çok fazlaydı.  Bizim ise her şeyimiz eksikti.  Komutan savunma konusunda pek zahmete girmemişti.  Biz olmasaydık çoktan teslim olmuştu.”  “Komutan” sözcüğü aşağılama ve nefretle tınlıyordu.  Hainin ismini kullanmıyordu: Yosef ben Mattityahu (Josephus).

“Kulede bulunan bizler Romalıların yüksek duvarlar inşa ettiklerini gördük.  Teçhizatlarını yakmak için sortiler yaptık ama sonunda yine onlar kazandı.  Büyük koçlarını duvarın karşısına getirdiler.  Nasıl çalıştığını gördün.  Eninde sonunda duvar yıkılacaktı.  Koçun darbelerini yumuşatmak için aşağıya çuvallar attık ama Romalılar onları yaktı ve duvar zayıflamaya başladı.

“Sonra kuvvetle saldırmamız ve düşmanın makinelerini yakarak imha etmemiz emredildi.  Sanırım o günlerin kahramanlarından bazılarını duymuşsundur, örneğin Sabalı cesur Eliezer, bir taş parçasını öyle bir hızla fırlattı ki bütün makineyi yok etti.  Yaralandı ama Roma mızrak yağmuru altında duvara tekrar tırmandı.  

“Ne var ki bütün çabalarımız, küçük Jotapata’nın üzerine gece gündüz düşen ve sivilleri evlerinde ve sokaklarda öldüren ağır taşlar karşısında başarısız olmaya mahkumdu.  Yeterince yiyeceğimiz vardı ama suyumuz yoktu çünkü kuyular şehrin dışındaydı. 

“Romalıların inşa ettiği duvarları şehrin surları kadar yükselmişti.  Bir hain onlara bitkin olduğumuzu söyledi.  Sabahın erken saatlerinde saldırdılar, surlara geldiler, nöbetçilerimizi öldürdüler.  Biz olduğunu anlamadan  büyük bir bölük şehre girmişti bile. 

Tutuklular Çarmıha Gerildi

“Müfrezem kaleye ulaştı ve dövüşmeye çalıştı ama hiç şansımız yoktu.  Birkaçımız kaçmayı başardı, bazılarımız intihar etti ama adamlarımızdan çoğu ya vahşiler tarafından öldürüldü ya da çarmıha gerilmek veya gladyatörler tarafından “eğlence olsun diye” öldürülmek üzere tutuklandı ve tutsak olarak satıldı.

“Hainin ne yaptığını bilirsin sanırım.”  (Bu anda tükürdü ama hâlâ Yosef ben Mattityahu’nun adını söylemiyordu).  “Az sayıda nöbetçi ile birlikte saklandı.  Teslim olmaktansa intihar etmeye karar verdiklerinde onları kura çekerek kimin kimi öldüreceğini seçmeye ikna etti.”

Arkadaşım anılarının canlandırdığı öfkeyi dindirmek için bir an durdu.  “Ona bazen rastlayabilirsin” dedi “Titus ile yola yürürken.  Dolayısıyla kurayı kimin kazandığını biliyorsun.  Kendisiyle kalan son kişiyi teslim olması için ikna etmek hainin tatlı dili için zor değildi.  Onun gibi adamlar ölmez.  Halklarının düşüşünü seyretmek için yaşamayı tercih ederler.”

Jotapata’yı Hatırla...

Sustu.  Koçun gürültüsü güçlendi:  Dom...  Dom...  Her ikimiz de duvara bakıyorduk.  Daha kaç gün, kaç saat dayanabilirdi?

Arkadaşım ayağa kalktı.  “Jotapata’yı hatırla” dedi.  “Orada başladı, orada bitti.”  Gözlerinde, gizli bir ateşten gelir gibi garip bir parıltı vardı.  “Romalıların ve hainin düşündüğü bu.  Ama ben sana söyleyeyim, mücadelenin sonu yok.  Zaferimize kadar sürecek.”