Ölümsüz Alev

Tepede alevler soğuk küllerle dönüşür, sert ve acımasız bir güneş felaketin ve ölümün üzerinde doğarken akla ilk gelen umutsuz düşünce, mücadelenin sonsuza kadar kaybedildiği idi.  Yudea’nın bu minik prensliğinin çevremizde hakim putperestliğe karşı koyma girişimi sona ermişti. 

Bet Amikdaş’ın karşı koyduğu şeylerden bazılarını ve birleşmiş bir halk olarak toplandığımız bazı vesileleri hatırladık.  Caligula adlı delinin Roma’da imparatorluk tahtına oturduğu ve dünyadaki bütün halkların ona bir tanrı olarak tapmasını emrettiği acı günleri...  Bir tek biz reddettik.  Babalarımız Tanrı’mızdan vazgeçmektense hayatlarını verdi. İnsan kılığındaki bu canavar emellerine ulaşamadan ilahi takdirle öldü.  Küçük bir ulus olduğumuz halde insanın gökyüzünün ve gökyüzünün hakimine tapma hakkı için direndiğimiz için hâlâ gururluyuz. 

Ama bu sebat, dünyanın Romalı efendilerinin saygısını ve merhametini kazanmamızı sağlamadı.  Aksine bize karşı nefretleri daha da arttı.  Başkaları da onları örnek aldı: Suriyeliler, Mısırlılar ve Yudea ile sınırları olan ulusların hepsi Romalı efendilerini taklit etti.  Saf, güzel ve insani olanı destekleyen bir ulusun varlığından hiçbiri hazzetmedi.  Yudea ile Roma’nın aynı dünyada var olamayacağı kısa zamanda ortaya çıktı.  Bizim için acı bir yenilgi ile sonuçlanan savaş bunun engellenemez sonucuydu.  Bir milyondan fazla insanımızı kaybettik, yüz binlercesi tutsak edildi ve yaşamlarının geri kalanını esarette geçirecek.  Topraklarımız harap durumda: sınırlarımızdan içeri dalan yarı vahşilerin yıkımlarına açık.  Şimdi de Yahudiliğin temsil ettiği her şeyin, Tanrı’nın Tekliği ve Manevi Varlığı, insanlığın yüksek idealleri ve insan davranışlarıyla ilişkilerindeki bütün yansımalarının simgesi Bet Amikdaş da düştü. 

Ama Bet Amikdaş’ı yakan alevler sadece maddi bir yapıyı yok etti.  Atalarımızın altı yüzyıl kadar önce, başka bir Yeruşalayim ve başka bir Bet Amikdaş tehdit altında iken düştüğü hataya düşmeyelim.  Her ikisi de ayakta olduğu sürece ulusun başına hiçbir şeyin gelmeyeceğini sanmışlardı.  Esrarengiz, mistik bir gücün her ikisini de koruduğunu sanmışlardı.  Nasıl da yanıldılar!  Bet Amikdaş ancak onu kutsal kıldığımız kadar kutsaldır.  Yeruşalayim ancak onu kutsal kıldığımız kadar kutsaldır.  Yeruşalayim barış ve doğruluğun hüküm sürdüğü bir yer olsaydı, kuvvetli olurdu.  Dünyadaki hiçbir kale daha güçlü olamazdı.  Ama kardeşler arasında hizip, iç savaş, bölünme varsa, hainlik hüküm sürüyorsa –ne yazık ki öyle idi- o zaman Yeruşalayim bu dünyada kötü olan herhangi bir yer gibi –hatta daha da çok çünkü Tanrı Yeruşalayim’i ve bütün temsil ettiklerini sever ve öfkesini, duvarlarının gölgesinde yoldan çıkan bir halk üzerinde de şiddetle gösterir- yıkılmaya mahkumdu. 

*

İlk Bet Amikdaş’ımızın altı yüzyıl önce düşmesinden alacağımız bir ders daha var.  Babil’e sürüldük ve birçoğumuz, Yisrael ve Yudea’nın yıkılmasından sonra, ulus olarak hayatımızın sona erdiğini düşündü.  Düşmanlarımızın ilk vahşet buhranı geçince, Babil sürgünlerine ekmeleri için verimli tarlalar verildi, kısa zamanda başarılı oldular ve işledikleri toprağın sert ve kayalı zeminine burun kıvırıp Yudea tepelerinde yaşamaya başladılar.  Başkaları zengin tüccarlar haline geldi çünkü satın almak ve satmak için karşılarında küçük Yudea değil, bütün Babil imparatorluğu vardı.  Çok geçmeden sürgünde yaşamanın özel bir ayrıcalık olduğunu düşündüler. 

Ama başkaları da vardı; halkın arasında yoksul ve sadık olanlar.  Babil’e sürgün edilenler arasından çıkan ve onlara geleceklerinin bu ya da başka bir yabancı ülkede değil, Tanrı’nın öğretilerine sadık kaldıkları, eski günahlarından ve suçlarından arındıkları takdirde mutlaka kendi ülkelerine ve özgürlüğe kavuşacaklarını söyleyen samimi ve cesur peygamberleri dinlediler. Gerçekten de böyle oldu.  Tanrı isterse yine böyle olacak.  Yol ne kadar uzun olursa olsun, tutsaklarımız Siyon’a geri dönecek.  

Bet Amikdaş için yas tutalım ama yasımızın kalplerimizi ezmesine, zihinlerimizi kör etmesine izin vermeyelim.  Derin kederimizde ve karamsarlığımızda bir teselli var.  Bet Amikdaş’ın sunağında yanan gerçek alev, kalplerimize ışık veren ruhani alevdi.  Bu ışık her zamanki kadar parlak ve söndürülemez.  Hele Yahudiliğin alternatifi olan Roma “medeniyeti” ve Roma “merhametinin” aslında ne olduğunu bildiğimizde...

Yeni açıklanan küçük haberin –Rabi Yohanan ben Zakay’ın Yavne’de bir okul kurduğu haberi- neler getireceğini kim bilebilir?  Bu okul Yahudiliğin Kanunu’ndan yayılan ve kendilerini bilgiye adayan erkeklerin ve kadınların yüreklerini hayat soluğu canlı tuttuğu sürece söndürülemeyen gerçek ışığın parlamasını devam ettirecek mi?

Bütün gelecek hâlâ Tanrı’nın elinde ve bu karanlık saatte ruhumuzu o ele emanet ediyoruz.