Seder, Pesah'a özgü özel bir uygulamadır ve (Erets-Yisrael dışında) bayramın ilk iki gecesinde gerçekleştirilir. Seder, Mısır'dan kurtarılışımızı konu eden ve bu konuda çeşitli pasajlar, övgüler ve dualardan oluşan Agada'nın okunduğu "Magid" bölümü etrafında şekillenir.

Agada'nın okunuşu sırasında, dört oğulla ilgili ünlü bölüme rastlanır - Bilge, Kötü, Basit ve Sormayı Bilmeyen oğullar. Bu oğulların her biri, baba için birer sınav gibi görünen sorular karşısında, kendilerine uygun açıklamalar beklerler. Baba, çocuğun bu beklentisini karşılamakla ve onun, Bene-Yisrael'in kurtarılışını takdir edebilmesini sağlayacak bir açıklama sağlamakla yükümlüdür. Bilge Oğul'un, konuyu anlama amacıyla doğrudan bir soru sorduğunu görmekteyiz: "Tanrı'mız Aşem'in size emretmiş olduğu tüm bu Şahitlikler, Kanunlar ve Kurallar nedir?"

Agada'nın, babaya, vermesi için tavsiye ettiği cevap ise, sorunun gerektirdiği karşılık gibi görünmemektedir: "Sen de ona Pesah uygulamalarından bahset. (Örneğin ona şu kuralı söyle:) Pesah Afikomin'den[1] sonra başka bir şey yenmez." Pesah Korbanı ile ilgili kuralları ve özellikle de onun yenmesini ilgilendiren bu spesifik kuralı öğretmek, acaba Bilge Oğul'un sorgusuna nasıl olup da bir cevap teşkil edebilmektedir?

Rabenu Bahaye, şaheseri Hovot Alevavot'un girişinde, insanın ideal davranış biçimini tanımlayan bu kitabı yazma amacını açıklar. Buna göre eseri, sadece Tanrı'ya güvenen ve Tora'ya inananlara yöneliktir. Amaç, bu kişilere "Emuna - İman, Sadakat" konusunun temellerini ve kalbin yükümlülüklerini öğretmektir. Rabenu Bahaye, bu arada, eserin ateistlerin ve din karşıtlarının öne sürdükleri fikirleri çürütme gibi bir amaç taşımadığını da açıkça belirtmeyi de ihmal etmemektedir. Asıl hedef, zekamızın ve Tora'nın temellerinin derinliklerine gömülü olup, ruhlarımızın en uç noktalarında barınmayı daima sürdüren Yahudi inancının köklerini ortaya çıkarmaktır. Bu amacı bir benzetmeyle açıklamayı uygun görür:

Gömülü hazinelerin yerini, gizli güçleriyle belirleme yeteneğine sahip bir astrolog vardır. Bu adam bir keresinde çok sevdiği bir arkadaşının avlusuna girdiğinde, ayaklarının altında bir hazinenin gömülü olduğunu hisseder. Astrolog kazmaya başlar ve kararmış metal paralar bulur. Her ne kadar bu paralar ilk bakışta değersiz de görünse, astrolog, üzerlerindeki siyah tabakanın uzun zaman toprak altında kalma sebebiyle meydana geldiğinin ve aslında büyük bir hazine bulduğunun farkındadır. Bu fikre mesafeli yaklaşan ev sahibini ikna etmek için kendisine biraz sirke ve tuz getirmesini ister. Paralardan birini alıp karışımın içine daldırıp çıkarmaya başlar ve beklendiği gibi, gümüş renkli değerli metal ışıldamaya başlar. Ardından arkadaşına, diğer tüm paralar için aynısını yapmasını söyler. Bu şekilde keşiflerinin ne derecede büyük olduğunu anlayacaktır.

Bilge Oğul içtenlikle Pesah kurallarını öğrenmek istemektedir. Bu bayramın özündeki önemi ve anımsattığı tarihi olayları takdir etmeye can atmaktadır. Bu sebeple sorar: "Tüm bunlar nedir? Bu yaptıklarımız ne anlama gelmektedir?" Babanın cevabı, sadece bu keşif sürecini başlatmayı amaçlamaktadır. Bilge Oğul'un kafası biraz karışıktır ve babası durumu aydınlatmak istemektedir. Ancak bunun bir kerede olması mümkün değildir. Bu açıdan, baba bir kuralı açıklayarak başlamayı seçmektedir: "Pesah Korbanı o kadar özeldir ki, o yendikten sonra başka hiçbir şey yenemez." Tıpkı, ev sahibine, burnunun dibinde yıllardır bir hazine yattığını kanıtlayabilmek için tek bir metal parayı göstermek gibi, baba da, oğluna Pesah'ın çok özel olduğunu anlatmak amacıyla, küçük ama derinliği olan bir bilgi vermekle başlamaktadır. Bu ilk açıklamanın ardından, keşif süreci artan bir hızla devam edebilecek ve zaman ilerledikçe paha biçilmez birçok hazine, sırayla açığa çıkarılacaktır.

Rabenu Bahaye, "Musar - Davranış Dersi"ni, gizli olanı açığa çıkarma yöntemiyle öğretme yoluna gitmiştir. Agada'daki baba da, Bilge Oğul'a kuralları açıklamakta aynı yöntemi kullanmaktadır. Bizlerin de Pesah'ı öğretirken izlemesi gereken yol budur. Mısır'dan Çıkış ile ilgili her türlü gizem ve karmaşayı anlamaya ve açıklamaya gayret etmemiz gerekir. Her türdeki görev gibi, burada da bir başlangıç noktasına ihtiyacımız vardır. Agada'nın Bilge Oğul'un sorgusuna verdiği cevap da işte bu "ilk adım"dır. Ve Mısır'daki kölelikten gerçekten bizlerin de şahsen kurtarılmış olduğu hissini taşıyabilmemiz için, atmamız gerken ilk adım da işte budur.

'"Yomtov" - Rabi Yeuda Prero

Devar Agada
Agada'yı okurken, Rabi Yose Agalili'den, Mısırlılar'ın Mısır'da başlarına gelen on belanın dışında, Yam Suf'ta (Sazlık Denizi) da 50 belaya maruz kaldıklarını öğrenmekteyiz. Rabi Eliezer ise Mısırlılar'ın başına gerçekte sadece on bela gelmediğini belirtir. Zira ona göre bu belaların her biri dört alt bela içerdiğinden, asıl sayı 40'tır ve buna karşılık Yam Suf'takiler de 200 tanedir. Rabi Akiva ise başka bir fikir öne sürmekte ve alt belaların sayısının aslında 5 olduğunu belirterek sayıyı Mısır'da 50, Yam Suf'ta 250'ye çıkarmaktadır.

Bu fikirlerin belki bir tanesi doğrudur; belki diğeri - ya da pasuktaki alt-belaları belirten kelimeleri sayış tarzlarındaki fark sebebiyle varılan sonuçların her ikisi de doğru olabilir. Ancak soru bu değildir. Bu tartışmanın Agada'ya katılmasına ne gerek vardır? Bu fikir ayrılığının, Rabiler'in daha sonra bunu Agada'ya katmaya karar vermesini sağlayan ne tür bir önemi vardır?

Savaştan önce Polonya'daki Mir Yeşivası'nın, daha sonraları da Bene-Berak'ta bulunan Ponovich Yeşivası'nın liderliğini yapmış olan Rabi Yehezkel Levenstein, Agada'da bu tartışmanın hemen ardından gelen cümleyi işaret eder: "Her-Yerde-Var-Olan, üzerimize aşamalar halinde kaç tane iyilik göndermiştir!" Agada, Tanrı'nın o zaman bizim için gösterdiği her bir mucizenin, kendi başına ne kadar önem sahibi olduğunu belirlemektedir. Tanrı'nın bizi Mısır'dan çıkarması başlı başına önemlidir. Mısırlılar'ın, yıllar boyunca uyguladıkları baskı sebebiyle yargılanmaları da başlı başına önemlidir. Benzer şekilde, bu bölümde sıralanan her bir madde kendi başına büyüklük içermektedir. Ya bu maddelerin tümünü bir araya getirdiğimiz zaman? Bu durumda Tanrı'nın sonsuz iyiliğini kabul etmemiz çok kolay hale gelmektedir. Rabi Levenstein, bu sebeple, "belalar içindeki belalar" teker teker açıklanmamasına rağmen, yine de bunların da teker teker bizler için yapılmış birer mucize olduğunu; durumun bununla da kalmadığını, her bir belanın da Mısırlılar için, Teşuva yapma ve Tanrı'yı tanıma konusunda yeni bir şans olduğunu anlamamız gerektiğini belirtir.

Naziler tarafından öldürülene kadar Baranovitch Yeşivası'nın başkanlığını yapan Rabi Yitshak Elhanan Waldshein, Rabi Eliezer'in her belayı dörde ayırması üzerinde durur ve bundan her birimiz için geçerli olan önemli bir ders çıkarır. Buna göre, bir kişi gelecekle ilgili fazla endişe duymamalıdır. Zira geleceği düşünmek çoğu zaman "şu an"ı kaçırmamıza sebep olmaktan başka bir işe yaramaz. Bazı zamanlarda ise kıskançlık ve tartışmalara yol açabilir, ya da insanları bir mitsva yapmaktan (örneğin Tsedaka vermekten) alıkoyar. Kişinin gelecekte ortaya çıkması muhtemel sorunlarla ilgili mantıklı önlemler alması elbette gereklidir. Sigara bizi kırk yıl sonra öldürebilir diye şu an bunu düşünmemek gibi bir davranış mantıklı değildir. Ya da bir kişinin, tüm parasını savurduktan sonra neden fakirleştiğini düşünmesinin saçma olduğu aşikardır. Ancak yine de bu, insanların, belki de hiçbir zaman olmayacak şeyleri düşünerek "şu an"ı kaybetmeleriyle aynı şey değildir.

Mısırlılar'ın başına gelenleri sıkı bir şekilde incelersek, Paro'nun yükseklerden bu hale gelişinin sebebinin gerçekte yukarıda belirtilen gelecek endişesi olduğunu görürüz. Paro her şeyin başında "Gelin ona (= Bene-Yisrael'e) karşı zekice davranalım ki çoğalmasınlar ve (ileride muhtemel) bir savaş çıktığında, o da düşmanlarımıza katılarak bize karşı savaşıp, (bunun sonucunda kölelikten kurtularak) ülkeden (Erets-Yisrael'e) yükselmesinler." (Şemot 1:10) demiştir. Bene-Yisrael Mısır'da yaşıyordu ve Paro'nun onlarla arası gayet iyiydi. Ne de olsa onlardan biri (Yosef) ülkeyi kıtlık zamanında düze çıkarmış ve dünyanın o dönemdeki süper gücü olmasını sağlamıştı. Bu durumda herhangi bir endişeye yer var mıydı? Elbette hayır.

Ancak nedense Paro kendisini bir şeylerden endişe duymak zorunda hissetti. O dönem düşünüldüğünde, Mısır ülkesi için hiçbir tehlike söz konusu değildi; fakat o, ileride "neyin olma ihtimalinin var olduğunu" düşündü; bu çok küçük dert ihtimali üzerine fikir üreterek Bene-Yisrael'i köleliğe zorladı ve kendi düşüşünü başlatmış oldu. İlk endişesi "ya çok fazla çoğalır ve güçlenirlerse?!" idi. Bu olabilir ya da olmayabilirdi. İkinci endişe "ileride bir savaş olursa" şeklindeydi - sanki savaş olmak zorundaymış gibi! Sırada "ve o da düşmana katılır ve bize karşı savaşırsa" vardı. Son ihtimal de "ülkeden yükselirse"ydi. Bunların hiçbirinin olması için bir garanti yoktu - Paro tüm planını "belkiler" üzerine kurmuştu.

Dolayısıyla gelecekten, böylesi mantıksız bir şekilde endişe duymak, Paro'nun ilk günahıydı. "Yosef'i tanımaması" ikinci hataydı. Bazı otoritelere göre Paro aynı Paro'ydu, ancak Yosef'i "tanımazdan gelmeyi" tercih etmişti. Ancak onun Yosef'i gerçekten tanımayan yeni bir Paro olduğunu öne süren otoriteler bile, bir "Süper Güç"ü yöneten bir kişinin Bene-Yisrael hakkında yok etme kararını vermeden önce şapkasını (ya da kafasında her ne varsa) önüne koyup iyice düşünmekle yükümlüydü. Paro'nun üçüncü günahı ise, Bene-Yisrael'e fiziksel olarak eziyet etmesi, dördüncüsü de onların Tanrı'ya hizmet etmelerine izin vermemesidir.

Böylelikle, diye sonuçlandırmaktadır Rav Waldshein, Paro dört tane "ihtimal içinde ihtimal" sebebiyle endişe eden Paro, bunun sonucunda dört büyük günah işlemiştir. Bu sebeple de onun temsil ettiği ve kendisiyle işbirliği yapan halkı da her on bela içinde dört alt bela ile cezalandırılmıştır.

Bu, Agada'nın vermekte olduğu mesajlardan sadece biridir. Agada'nın bir bölümünde söylendiği gibi, "sonumuzu getirmek için üzerimize sadece bir (millet/kişi) kalkmış değildir". Paro vardı. Aman vardı. Hitler vardı