Valie Borskı, 23 Ağustos 1995 günü cennete gitti. Herhalde pek azımız kedisini tanır ya da yetmiş yaşındaki bu ev hanımının bir meleğe dönüşmüş olmasıyla ilgilenir. Üç sene önce, Valie ve eşiyle Oakland'deki evlerinde üç gün geçirme fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Kitap projem için kendisiyle röportaj yapmamı kabul etmişti. Tanıştıktan sonra kısa zamanda yakın arkadaş olduk. Birlikte epey uzun zaman geçirdik. Onun deneyimlerini, çocukluğundan, hapsedilmesine, özgürlüğüne kavuşmasına, Avustralıa'ya ve ardından Amerika Birleşik Devletleri'ne göç edişine kadar büyün hikayesi dokuz saat boyunca kaydettim.

Her hafta telefonda konuşuyor, birbirimize sık sık mektup yazıyorduk. Tabii ki, eşi, elli yıllık hayat arkadaşını kaybetmenin acısı içinde şimdi. Tek çocuğu ve üç torunu, ani gidişinin yarattığı boşluk duygusuna daha alışamamış, ağlıyorlar.
Valie eski Çekoslovakya'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğmuş.Üniversiteden sonra eğitimini tamamlamış bir şekilde Prag'a yerleşmiş. Önde gelen bir Çek şirketinde bulduğu saygın iş, iyi bir maaşla yaşamasını ve yirmili-otuzlu yıllarda Avrupa'nın dört köşesinden insanları kendine çeken, müziğin, tiyatronun ve diğer performansların merkezi olan bu kentin sanatsal olanaklarını yakından takip edebilmesini sağlamış.

Valie, yaşamının ilk yirmi yılını üretken, mutlu bir genç bayan olarak, Avrupa'nın bir köşesinden diğer köşesine yayılan ve kendisi gibi milıonlarca Yahudiyi etkileyecek kabusun yayıldığını fark edemeden yaşamış. Kaderi, Adolf Hitler iktidara geldiğinde ve Nazi savaş makinesi, Avrupa'daki tarihi istilalarına başladığında ve bütün bir ırkın tamamen yok edilmesini emredince kilitlenmiş.
Valie, Yahudi olduğu için tutuklanmış ve hayatın dört yılını, Prag'dan 40 mil uzaklıkta bulunan bir Nazi Toplama Kampında (Theresienstadt) geçirmiş. Burası, 1780 yılında Avusturya İmparatoru Joseph II'nin ele geçirip, annesi İmparatoriçe Maria Theresa'nın ismiyle adlandırdığı bir kaleydi. Kalede iki ana bölüm vardı: Ohre Nehri tarafındaki Büyük Kale ve diğer taraftaki Küçük Kale. 1882 yılında 219 evde 3,700 yaşayanı ve buna ek olarak askeri barakalardaki 3,500 askeriyle tipik bir ordu kenti haline gelmiş. 1941'de Almanlar, Terezin şehrini ele geçirmiş ve burayı, Yahudiler için bir toplama kampı haline getirmişler.

Bu şekilde adlandırılan geto, beş yıl boyunca yaklaşık 35,000 tutuklunun kaldığı bir yer olmuş ama bazı zamanlar Yahudilerin sayısı 60,000'e kadar yükselmiş. Naziler, Alman Kızıl Haç'ı ile varlıklı Alman-Avusturya Yahudiler'ini, Thereisenstadt'ın, aslında kültürel aktivitel, kafeler, tiyatrolarla dolu harika bir yer olduğuna ve Avrupa'nın yaşlı Yahudileri'nin para vererek bu 'cennette' özellikle yaşamak istediklerine inandırmayı başarmışlar. Naziler, Theresienstadt'ın harika bir nehrin kıyısında yer alan, meyve bahçeleri, yeşil tepelerle dolu güzel bir sağlık merkezi olduğunu anlatan broşürler bile hazırlamışlardı. Yüzlerce Alman ve Avusturya Yahudisi propagandanın ağına düşmüşler ve hatta manzaralı bir apartman da ısmarlamışlardı. Bu yeri çok seveceklerine dair garanti bile verilmişti kendilerine.

Valie, Polonya'ya doğru yapılacak transferler ve Auschwitz-Birkenau'nun gaz odalarındaki ölümlerin listesini yapmakla görevliydi. Kısa bir süre sonra, Thereisenstadt'ın, Nazi Almanyası tarafından ölüme mahkum edilen Yahudiler için bir yarı yol durağından başka bir şey olmadığını anlamıştı. Valie'nin esas işi, "Doğu"ya transfer edilecek kişilerin isimlerini yazmak olmuştu.
Her gün on iki-on dört saat çalışan Valie ve iş arkadaşları, Bütün Avrupa'dan 100,000'den fazla Yahudi'nin ismini, onları ölümlerine götürecek 1000 er kişilik 70-80 yolculuk listesine yazmışlardı. Erkekler, kadınlar ve binlerce çocuk... Kendi ismi de transfer listesinde dört farklı zamanda geçmişti. Her seferinde, ismi, iş arkadaşları tarafından çıkartılmış, ancak listeyi tamamlamak için listeye başka bir ismin eklenmesi gerekmişti.

Naziler'in Theresienstandt'ta kullandıkları en acımasız yöntemlerden biri de, sözde seçilmiş Yahudi liderlerden oluşan ve görevlendirilen bir SS tarafından yönetilen, "Yahudi İleri gelenleri" adında bir kurul oluşturmalarıydı. Theresienstandt'da varlığı süresince, bu sözde temsilciler seçildi. Ancak hiç birinin gerçek bir gücü yoktu. Hepsi, birbiri ardından, haftalarca süren işkencelerden sonra aileleriyle birlikte yok ediliyorlardı.

Naziler tarafından icat edilen başka garip bir uygulama da, transfer listesindeki bütün isimlerin, İleri Gelenler kuruluna sunulması ve Kamp Komutanı tarafından onaylanmasıydı. Aslında kamp komutanını, liste dolduktan sonra kimin isminin orada olup olmadığı hiç de ilgilendirmiyordu. Bu yöntem inanılmaz karışıklığa yol açtı, çünkü yaşayanlardan bazıları, görevlerinden dolayı 'güvenli' sayılsalar da, isimler, birbirlerini tanımayan Yahudilerce seçiliyordu. Listelerin neredeyse yirmi dört saatten kısa bir süre içinde tamamlanmaları gerekiyordu. Sık sık eşler, aileleriyle birlikte gitmek istiyor, anneler, en fazla şüphelenilen "Transfer" ölüm ya da Theresienstandt'dan çok daha beter olan esir kamplarına gitmek anlamına gelse bile bütün çocuklarını yanına almak istiyordu.
Anne, baba ya da çocuklardan biri listede okunduğu zaman bir çok aile sonsuza kadar parçalanıyordu. Liste bir kez onaylanıp okunduğu zaman değişiklik yapılması imkansızdı. Aynı zamanda, yaklaşık 160,000 kişi, hastalık, öldürülme veya açlık gibi bir çok nedenden dolayı Geto'da ölmüştü.
Valie'nin anne babası, 1941'in sonlarına doğru küçük kız kardeşiyle birlikte geldi. Babası, 55 yaşında açlıktan, kırık bir ruh ve kırık bir yürekle öldü. Annesi de kısa bir süre sonra onu takip etti. Güzel, sarışın, mavi gözlü kız kardeşi, Auschwitz ölüm kampında, 21.ya? günün kutlayamadan yok oldu. Valie, nişanlısı da dahil olmak üzere bir çok dostunun ismini transfer listelerine yazmak zorunda kaldı. Valie'nin geto'daki yılları, diğerlerinki gibi sefalet içindeydi.

Sinekler ve bitler sürekli devam eden Tifüs'ün durmadan yayılmasına neden oluyordu. Açlık hiç bir zaman onu terk etmedi. Yiyecek çalmak, uçurumun kıyısında da olsa yaşamak anlamına geliyordu. Her tutuklu açlıktan çok zayıfladı, bunlardan birçoğu dayanamayarak öldü. Valie, yiyecek çalmanın, yakalanma durumundaki ağır cezalara rağmen, onurlu bir hareket haline geldiğini anlattı. Dışarıda çalışan bazı tutuklular, pişirip yemek için sağdan soldan ot topluyordu. Zaman içinde, SS bunu da yasakladı, ancak insanlar çaresizce, üstünde atların dolandığı otları toplamaya devam etti. Valie, bana, kaynatıldıkları zaman otların ıspanak tadına benzediğini söyledi. Patates, olabilecek en değerli yiyecek, temel besin kaynağı sulu çorba ve bayat ekmekti.

Valie, askeri barakaların birinde yaşıyor, kendisiyle aynı bölümde çalışan bir kadınla odasını paylaşıyordu. Samanlarla dolu tahta yerde uyuyor, üstlerini, dondurucu soğuklarda incecik bir battaniye ile örtüp ısınmaya çalışıyorlardı. Bir çok kişi nemli kışın soğuğu ve yetersiz beslenme yüzünden vebaya yakalanıyordu. Valie, çalarak ve değiş tokuş ederek beslenmeyi başarıyordu. En sonunda, üç patates çalarken yakalandı. Cezası, SS'ler tarafından görevlendirilmiş bir Çek polisi tarafından ölümüne kırbaçla dövülmekti. Valie, cezalandırma sırasında, Çek polisi, kendisine "ölünceye kadar döv nu, ona dersini ver!" diye bağıran bir SS subayının sesiyle tahrik oldukça daha da acı çekiyordu. Kırbaç ve sopa, Valie'nin iç kanama yapmasına, daha da kötüsü sırt, bacak ve kollarında bir kaç yerin kırılmasına neden oldu.

Haftalarca hastanede kalmasına rağmen, Yahudi doktorların elinde yeterli tedaviyi uygulayabilecek ne ilaç ne de araç vardı. Bu nedenle, Valie, "kambur" kalmış ve bir ayağı diğerinden daha kısa olarak hayatına devam etmek zorunda kalmıştı. Bir daha hiç bir zaman dik duramadı ve hayatı boyunca sakat kaldı. Bütün bunların sebebi üç patates ve SS subayının gaddarlığıydı.
Getodakilere böyle davranılması olağandışı değildi. Nasi SS'lerin insanlık dışı uygulamalarına her saniye rastlamak mümkündü. Zaman içinde, Çek Polisleri görevlerinden alındı ve bazıları, Çek direnişçilerine katıldıkları gerekçesiyle öldürüldü. SS tarafından görevlerinden alınmalarının bir nedeni de SS'in, polislerin birleşip sorun yaratacaklarına dair duydukları endişelerdi. Almanlar, Ruslar'ın Prag'a yaklaştıklarını öğrendiklerinde, Adolf Eichmann Heinrich Himmler'e gaz odalarını hazırlayıp, kampta kalan bütün Yahudileri öldürmesini emretmişti.

Gaz gönderildi ve binalardan biri gaz odası olarak hazırlandı. Komutan, emirleri yerine getirmek için gerekli hazırlıkları yaptı. Bir Avusturyalı olan Karl Rahm adındaki Komutan, ( bu kampın üç komutanı da Avusturyalıydı) sivil hayatında demir işçisiydi ve binlerce tutukluyu gaza boğarsa, savaş suçlusu olarak yargılanabileceğinden endişelendi. Yine bir Avusturyalı olan ve Gestapo'ya hizmet etmek için görevlendirilmiş profesyonel bir suçlu olan Rudı Schultz, Rahm'ı, gaz emrini söylendiği şekilde uygularsa, sorumlu tutulabileceği konusunda uyardı.

Rudı, kişisel nedenlerle üstleri tarafından cezalandırıldı. Cezası, Theresienstandt'ta kısa süreyle tutuklu olarak kalmaktı. Bu süre içinde Rudı bir çok Yahudiyle arkadaş oldu ve elinden geldiğince onlara yardım etmeye çalıştı. Rudı, hareket özgürlüğünden faydalanıyordu ve sadece en iyi sivil kıyafetlerini giyiyordu. Yakışıklı Rudı, Geto'da durduğu halde, zekası ve sinsiliğiyle SS Karargahındaki özel dairesinde kalıyor, aralarında Rahm'ın da bulunduğu SS subaylarının dostluğundan yararlanıyordu.
Rahm, Rudı'nin uyarısının doğru olabileceğinden korktu. Bir savaş suçlusu olarak asılmayı göze alamazdı. Tutukluları gazla öldürmeyi bir kenara bırakarak, kamp, Rus ordusu tarafından kurtarılmadan kısa bir süre önce kaçmayı başardı. Ancak daha sonra Müttefikler tarafından yakalanan Rahm, savaştan sonra Prag'a geri döndü.orada Çek mahkemelerince yargılandı ve ölüme mahkum edildi.

Rahm, Theresienstadt'ta diğer savaş suçlarına katılanlar gibi asıldı. Bu arada, Ruslar, Tifüs salgını olduğunu görmüş ve hastalara her türlü yardımı yapmaya uğraşıyorlardı. Bir çok hasta öldü, ama Valie kurtulmayı başardı. Bir süre sonra Valie, dört kişi ile birlikte, devletten yardım göreceğini umarak Prag'a doğru yola çıktı. 80 kilometrelik yürüyüş çok zorluydu, birçoğu hala hasta ve yıllar süren acının ardından zayıftı.

Bu zorlu yolculuktan sonra Prag'a ulaştıklarında, Valie büyük bir karışıklıkla karşılaştı. Hiç bir yetkili yardım etmiyordu. Valie'nin ne parası ne de eşyası vardı. Çaresiz ve umutsuz, aç ve yorgundu.Prag'ın etrafında, kısa süre önce kurtarılan bir kaç kişiyle beraber dolandı ve en sonunda şehirdeki en eski sinagoga ulaştı. "Eski Prag"'da beslendi ve başını sokabilecek bir yer bulmuş oldu.
Bir insanın ihtiyaç duyabileceği her türlü şey kıttı, iş yoktu, ülke neredeyse beş yıldan uzun bir süredir Alman işgali altındaydı. Şimdi ise Komünistler durumu düzeltmeye çalışıyordu. Valie, bir şekilde Avusturya'ya gitmeyi başardı, orada bir evde iş buldu ve Avrupa'yı terk etmek için para biriktirmeye başladı. Burayı kendi sözleriyle şöyle anlatıyor: "Avrupa'nın hiç bir yerini istemiyordum. Kendi insanlarımdan ve diğer tüm Avrupalılardan nefret ediyordum."

Valie, Avustralıa'ya giden bir gemide yer ayırdı. Yolculuk sırasında, Valie,Vladislav Borskı adında bir Çekle tanıştı. Uzun yolculuk boyunca birbirlerini sevdiler ve evlendiler. Vladislav, Yahudi değildi. Sava? ve işgalden içki kaçakçılığı yaparak kurtulabilmişti. İşgal kuvvetlerine içki ağlayarak yaşayabilmişti. Mühendislik eğitimi alan Vladislav, çok zeki ve başarılı biriydi. Çok parası vardı ve gemi Avustralıa'ya vardığında, bir ev satın alıp bir alüminıum fabrikasında çalışmaya başladı. Zaman içinde, kendi işini açtı ve giderek zenginleştiler.
Vladislav, Avrupa'ya dönmek istiyordu. Prag'a dönüp, mühendis olarak kariyerine devam etmek niyetindeydi. Valie bunu reddetti ve beraber Amerika'daki arkadaşlarını ziyaret etmeye karar verdiler. Bu ziyaretten sonra, Amerika'ya göç etmeyi uygun gördüler. Vladislav'ım emekli olana kadar çalıştığı Oakland'e yerleştiler. Bir oğulları oldu ve tıp okudu. Bir daha hiç Avrupa'ya geri dönmediler.
Kendisini "Joe" olarak çağırmamızı isteyen Vladislav'ın sağlığı pek iyi durumda değildi. Şimdiye kadar tanıştığımız en tatlı kişilerden biriydi. Sağlıklı görünen Valie, Ağustos 1995'te kalp krizi geçirdi ve hastaneye kaldırıldıktan iki gün sonra öldü. Birçok sohbetimiz boyunca, başkası hakkında hiç bir zaman nefret veya acı hissettiğini söylemedi. Oğlu, geçmişini biliyordu, ama bütün ayrıntılarıyla değil. Bu konudan, Nazilerden ne kadar acı çektiğinden bahsetmekte her zaman isteksizdi. Ama bana güvendiğinden, belki de zamanının azaldığını hissettiğinden hikayesini benle paylaştı.

Kurtarıldıklarından kısa bir süre sonra bir çok Nazi toplama kampına girmiş, milıonlarca masum insanın, Nazi politikası yüzünden nasıl öldürüldüklerini veya öldüklerini görmüş, Avrupa'ya dönüp yıkıntı ve ölümle dolu yerleri sayısız kez ziyaret etmiş biri olarak, bir insanın, Holocaust hakkında yüzlerce belgesel izlese de, milıonlarca Avrupalı'nın başına gelen felaketleri kitaplardan okusa da, bilinmeyen cesetlerle dolu o derin çukurları, Amerikan askerlerinin Yüzlerce Nazi askerini, özellikle Dachau'da sürüklediklerini kendi gözleriyle görmedikçe Valie'nin deneyimleri hakkında gerçekçi duygular hissedemeyeceği kanaatindeyim.

1994 yılında, Theresienstadt'ı ziyaret ettik. Valie'nin yürüdüğü aynı sokaklarda yürüdüm. Küçük Kale'deki müzeyi ziyaret ettim, SS askerlerince işkence edilen binlerce tutuklunun öldüğü derin yeraltı zindanlarına girdim. Valie ve diğerlerinin ruhlarıyla karşılaştım sanki. Valie, şimdi bir melek ve şimdi rahat. Bize bu kadar nazikçe davranan, lezzetli Çek yemekleri pişiren ve sabırla tüm uzun sorularımı cevaplayan kibar, iyi yürekli insanı hiç unutmayacağım...

"Gelecek bütün nesilerde şüphe eden insanların, Hitler ya da başka bir gaddar diktatör tarafından yönetilen bir dünyada yaşamanın ne olduğunu anlamasını sağlayalım..."

Charles V. Ferree