Özgür olarak ilk Sederimi 1945 yılında kutladım. Bu, savaşın başlangıcından, Naziler'den kaçışımdan ve Japon işgali altındaki korku dolu uzun günlerin ardından gelen ilk Sederdi. Japon işgali, Nazilerle karşılaştığında hafif kalırdı ama her ne olursa olsun, özgürlüğün kaybedilmesi ne kadar hafif olabilirdi ki? Ertesi gün ne olacağını bilmemenin endişesi hayatlarımızı kısıtlıyor, karartıyordu.

Manila'daki Yahudi kolonisi, Frankfurt'tan gelen Alman Yahudileri'nden, Doğu Avrupa'dan gelen diğer Yahudilerden, Lübnanlı, Suriyeli ve Iraklı bir kaç Sefaradten oluşuyordu.

Bizler ise, Belçika'dan kaçıp Fransa'ya, İspanya'ya, Portekiz'e kaçıp Amerika'ya giden ancak yerleşme talebimize orada da red cevabı alan Yahudilerdik. Filipin adalarının güvenli olabileceğini düşünüp, bir Norveç gemisiyle Pasifik'i geçmiştik. Yol boyunca kaptanımız, güzergahımız üzerinde bir çok Alman denizaltısının bulunduğunu söyleyip bizi uyarmıştı. Manila'ya, 1941 yılının Mayıs ayında vardık ve "kota sayımızı" beklemeye başladık. 8 Aralık 1941'de, Japonya, intikam duygularıyla savaşa katıldığında savaş, artık bir dünya savaşına dönüşmüştü.

O zamanlar babam Avraam 30, annem Gusta 20, ben 9, kardeşlerim Leon ve Eric ise sırasıyla 7 ve 6 yaşındaydı. Hepimiz beraber korku dolu bir maceraya atılmıştık. Konuşulan dil garip ve alışılmadık, iklim sıcak ve nemliydi. Sivrisineklerin saldırısından korunmak için ağların altında uyuyorduk. Yırtıcı hayvanlar ve böcekler de yok değildi. Yediklerimiz, özellikle işgalden sonra sadece pirinç ve balıktan oluşuyordu.

Bir süreliğine, durum, daha çok annem babam için güvenliydi. Ama benim için, günlük endişeler, zaman zaman dehşet sınırına da ulaşıyordu. Etrafımdaki çocuklar, Fransızca değil, İngilizce konuşuyorlar; futbol diye adlandırdıkları ve Belçika'da hiç görmediğim bir oyun oınuyorlardı. Kendimi, İngilizce ve Almanca konuşan Yahudi çocukların dışında hissediyordum. Benim farklı olduğumu hissetmişler ve bunu söylemişlerdi. Ve bu konuda haklılardı.

Japon işgali altındaki yıllar kıtlık içinde geçti. Yiyecek gittikçe azalıyordu. İşgal ordusu gitgide daha da sevimsizleşiyordu. Barış umutları hiç bir zaman gerçekleşmeyecekmiş gibiydi. Belçika vatandaşları toplama kamplarında tutulmamakla birlikle, düşman yabancılar olarak nitelendiriliyorlardı. Hatırladığım kadarıyla, Manila'daki Nazi kolonisinin kışkırtmalarına rağmen, Japonlar açık açık anti semitik davranışlar sergilemiyorlardı.

Kardeşlerim ve ben bir Katolik okuluna gitmek zorunda kalmıştık. Okulda, Yahudi olmayanlara karşı gösterilen anti semitik hareketleri durdurmak için hiç bir önlem alınmıyordu. Bana, "İsa'nın katilleri" diye bağırdıklarını hala hatırlıyorum. O zamanlar İsa'nın kim olduğunu bile bilmiyordum. Okulda bizden başka Yahudi öğreniciler de vardı. Hepimiz, Hıristiyanlık eğitiminin verildiği din dersine katılmaya zorlanıyor, din değiştirme teklifleriyle sık sık karşı karşıya kalıyorduk.

Manila'da, Emil Sinagogu adında tek bir sinagog vardı. İçinde dünyanın diğer köşelerindeki sinagoglarda bulunabilecek ibadet yeri, kütüphane ve sınıflar bulunuyordu. Yosef adında bir hahamımız, bir de Yosef Cysner adında, annesiyle birlikte yaşayan bir Alman olan hazanımız vardı. İki hava bombardımanının arasında sokağa çıkıp hazanımızdan şarkılar öğrendiğimizi, onunla sohbet ettiğimizi hatırlıyorum. En çok aklımda kalan derslerimizden biri, Raşi'ye giriş dersimizdi. O derste, Bereşit kitabında, Yosef'in kuyuya atıldığı ama kuyunun boş olduğu hikayeyi çalışmıştık.

Konumuza geri dönelim... Şimdi, size, 1945'teki Pesah'Tan söz etmek istiyorum. Ocak ayının sonlarına doğru Amerikalılar tarafından kurtarılmıştık. Evet, Japonlar artık yoktu, ancak temiz su, elektrik, çöp toplama, yiyecek ve daha birçok ihtiyaç da yoktu. Şehir, neredeyse tamamen yerle bir olmuştu. Öncelerde, "doğunun incisi" diye bahsedilen yer, şimdi yıkıntılar ve cesetlerle doluydu. Tanrı'nın yardımı sayesinde, bizim yaşadığımız bölge iyi durumdaydı.

Pesah yaklaşıyordu. Sinagogumuz yıkılmıştı, cemaatimiz zayıftı ve başımızda hiç bir liderimiz yoktu. Ya da herkes o kadar yorgundu ki, liderlik görevini üstlenmeyi kimse göze alamıyordu. Amerikalılar arasında iki haham vardı. Biri şişman diğeri ise ince ve uzun boyluydu. Birinin ismi Haham Giddon idi ama ötekisini hatırlamıyorum. Asker kıyafeti giyiyorlardı ve yakalarında gümüş tabletleri iliştirmişlerdi. Üniformalar içinde, BİZİM tarafımızda Yahudiler vardı! Bizi kurtaran Amerikan askerleri arasında, boınunda mezuza olanları gördüğümü hatırlıyorum. Yahudiler kazanan taraftaydı!! Bu askerlerden korkmamıza gerek yoktu!

Mart ayında, bütün Yahudi askerler, siviller, denizciler için, Amerikan ordusu tarafından bir, veya belki de iki Seder düzenleneceği duyuruldu. Ama nerede? Buna uygun pek az bina sağlam kalabilmişti. Ancak parktaki yarış alanı hala kullanılabilir durumdaydı. Amerikan Askerleri Seder'i düzenlemekle kalmamış, bütün organizasyonu da üstlenmişti. Bizi kaldığımız yerlerden ciplerle alıp Seder'e, getirmişlerdi. Hatırladığım kadarıyla, hayatta kalan bütün Yahudi siviller davet edilmiş, evlerinden alınmış ve geri getirilmişlerdi. Yıllar boyunca Seder'de, "güçlü bir el ile.." cümlesini okuduğumda, 1945 yılında bizleri Seder'e nasıl götürdüklerini hatırlarım.

O geceye ait detayları net hatırlamıyorum. İlk gerçek Matsamızı yediğimizi ve gece yarısına kadar uyanık kaldığımızı anımsıyorum. Karartma önlemleri hala yürürlükteydi ve silahlı askerler hala koruma görevlerine devam ediyorlardı. Askerler tarafından hırpalanmak yerine saygı görmek inanılmaz bir duyguydu. Yahudi Amerikan askerlerinin, Manila'da sivil Yahudilerle karşılaştıklarında ne kadar şaşırdıklarını anımsıyorum. O günlerden kalan bir anıyı hayal meyal hatırlıyorum. Ancak detayları yarım yüzıllık yaşamım arasında buğulandı...

Ma Niştana duasını, sınıf arkadaşlarımdan biri okuyordu. Sanırım, söyleyen, bir önceki sene bar-mitsvasını yapmış, güzel sesli Franz Efrayim'di. Duanın nasıl düzenlendiğini, ardından nasıl yemek yediğimizi pek net hatırlayamıyorum. Oradaki hiç kimse, çok ama çok uzun zamandan beri o kadar güzel bir Seder geçirmemişti. Bunu yazarken, göz yaşlarımı tutamıyorum...
O gece eve dönmek herhalde çok uzun ve tehlikeli olmuştu. Hava karanlıktı, yollar boş kovanlarla doluydu. Geriye dönerken yanımıza biraz matsa da almıştık. Benim yanıma aldığım ise, o gecenin anısıydı. Her nesle, Mısır'dan çıkanlardan biriymişsiniz gibi öğretin Pesah'ı...Ben de Mısır'dan çıkanlardan biriydim...

O Seder'den sonra, ben de kendi yolculuğuma başladım. Kısa bir süre sonra, sevdiklerim ve dostlarımda yine bir Seder okuyacağım. Gan Eden, yıllar boyunca kaybettiğimiz yakınlarımızla zenginleşti. Beni Holocaust'un alevlerinden kurtaran Yüce Tanrı, Teşuva'mı kabul etti ve Seder'i yaşamımın bir parçası yapabilmem için bana yardım etti, güç verdi.

Jacques Lipetz, 1989