F.Scott Fitzgerald
Karar vermeniz gereken, ne kadar değerli olduğunuz değil, nasıl değerli olabileceğinizdir.
22 Sivan 5779 :: 25 Haziran 2019             

Haftanın Bilgileri


23 Haz 2019 - 29 Haz 2019

20 Sivan 5779 - 26 Sivan 5779

İstanbul

Şabat Başlangıç :
(Kabalat Şabat)

20:25

Şabat Bitiş :
(Motsae Şabat)

21:07

İzmir

Şabat Başlangıç :
(Kabalat Şabat)

20:18

Şabat Bitiş :
(Motsae Şabat)

21:08

Haftanın Peraşası

?elah Leha

Raizel Kaidish'in Mirası: Bir Hikaye Yazdır

Şimdi anlatılacak olay, 1945'te Buchenwald ölüm kampında gerçekleşmiştir. Mahkumiyetlerinin ilk bir kaç ayı içinde birbirlerine çok bağlanan iki genç Yahudi kız vardı. Her biri, ailelerinin hayatta kalan tek ferdiydi. Biri, sabah çalışamayacak kadar güçsüz kalktı. İsmi ölüm listesine eklendi. Dişeri, Raizel Kaidish, arkadaşıyla tartıştı ve onun yerine kendisi çalışmak istedi. Almanlara bir yanlışlık olduğunu söyleyecek ve çalışmaya başladığında ne kadar güçlü ve sağlam olduğunu gösterecek ve herşey yoluna girecekti. Biri kızları ele verdi ve her ikisi de gaz odalarına gönderildi. İhbar eden kişiye de mükafat olarak Reizel Kaidish'in mutfak görevi verildi.

Benim ismin Raizel Kaidish'ten geliyor. Annem onu kamptan tanırmış. Sava? bütün akrabalarını alıp götürmüşse de, annemin ilk ve tek çocuğu olan bana, ailemizden birinin ismini değil de, Buchelvald kampında 8 numaralı barakada kalan bir kahramanın ismini vermesi dikkat çekicidir.

Annemin ahlak anlayışı kampta oluştu. Alevler içinde olmasına rağmen, güçlü ve sağlamdı. En önemli esaslarından biri, orada öğrendiği her şeyi , bana acı çektirmeden öğretmek oldu.

Ahlak eğitimim çok ufak yaşlardan başladı. İlk başta kamptan hikayelerle şekillendi. Gerçek hayatımdaki insanlar iyi ya da kötü, genellikle her ikisinin biraz karışımıydı. Ama hikayelerde sadece azizler ve günahkarlar, kahramanlar ve hainler vardı. Bu konu hakkında anneme sorular sorduğumu hatırlarım. Bana her zaman şöyle cevap verirdi: "Normal zamanda Rose, normal insanlar, biraz iyi biraz kötüdür. Ama zor zamanlarda, yeterli yiyecek içecek yoksa, savaş varsa, biraz iyi ve biraz kötüyü bir arada bulamazsın. Sadece büyüklüğü bulursun. Çok büyük kötülükler ve çok büyük iyilikler..."

Gerçek hayatımdaki insanlar,hikayelerdeki kadar gerçek görünmezlerdi bana. Gözlerimi kapattığımda, arkadaşlarımın ya da ailemden kişilerin yüzlerini gözlerimin önüne getiremezdim. Babam hakkında tek düşünebildiğim belirsiz bir üzgün surat ve parıldayan çerçevesiz gözlüklerdi. ( Belki çocuk aklım, camlardan yansıyan parlak ışıkla yanlış bir izlenime kapılmama neden oluyordu). Annemin yüzü bile apaçık ortaya çıkmaz, sadece dış hatları ile belli olurdu: gri ya da lacivert takımı ve beyaz gömleği içinde, saçlarını boınunun arkasında topuz yapmış, uzun ve her zaman dimdik...

Ama aklımdaki kamplarla ilgili görüntüler canlı ve detaylıydı. Duvar kağıtlarımın üstündeki pembe güller, barakaların gri ve yeşilinden, çamurun kahverenginden daha gerçek değildi. Ana meydandaki keskin taşlarla her geçen gün yıpranan ayakkabıların ya da günde iki kere yapılan korkunç sayımın nasıl göründüğünü biliyordum sanki. Sanki ben de yukarıdaki gökıüzüne bakıyor ve diğerlerinin de aynı göğü görüp görmediklerini merak ediyordum.

Annem gibi doktor olan babam bu hikayeleri tasvip etmezdi:
"O daha çok genç Kabuslara, travmalara neden olacaksın. Bu yaştaki bir çocuk henüz böyle şeyleri bilmemeli."

"Bu yaştaki bir çocukmuş! İki yüzlü olma Saul. Sen de biliyorsun ki, onun asla uygun bir yaşa geldiğini kabul etmeyeceksin."

"Ve neden bilmeli ki? Unutamaz mıyız? Diğerleri gibi yaşayamaz mıyız?"

"Hayır. Yaşayamayız. Bunu kesinlikle istemezdim. Diğerleri gibi düşünüp onlar gibi yaşamayı gerçekten ister miydin Saulş Kendi kendilerine gülümserken, uykuda gazaplara mı kapılmak isterdin? Diğerleri ölürken, biz bunun için mi yaşadıkş Kızımızdan istediğimiz bu mu?"

Bu noktada babamın içini, ona özgü bir derinlikle çektiğini duyardım. Küçükken bu iç çekiş bana her zaman hıçkıra hıçkıra ağlarken bir anda gelen bir titreme gibi gelirdi. Babamın üzüntüsüne, tıpkı annemin iyiliği gibi uzanıp dokunabileceğimi hissederdim.

Annemle babam arasındaki tartışmalar çocukluğum boyunca devam etti. Ve çok nazik olan babam, kavga etmekten nefret eden bir insandı. Gecenin sessizliğinde yatağımda uyanıkken, seslerini, babamın üzgün ve alçak dolayısıyla zor duyabildiğim, annemin sessiz mavi öfkesiyle yanan sesini işitirdim.

Ama dersler devam etti. Kötülük ve fedakarlığın, korkaklığın ve cesaretin basit ve ıssız hikayeleri... ve annem her zaman benim ismimle ilgili olana gelirdi. Bu ismi seçerek hem Raizel'i hem de beni onurlandırdığını söylerdi. ( Beni Raizel, hatta bazen , şefkatli ender anlarda başımı okşayarak Raizele diye çağırırdı). Benim de gerçek cesarete sahip olmamı , başkasının hayatını da en az kendiminki kadar önemsememi umardı.

On dört yaşıma ulaştığımda (Bu Raizel'in kurban olduğu yaştı) , annem mantık yürütebileceğim yaşa vardığıma karar vererek Bauchelwald'da öğrendiği ahlaki teoriyi öğretmeye başladı. Teori karmaşık ve detıalıydı: Annemlerin aralarında konuştuğu Almanca'yı anımsatıyordu: Karmaşa içine dolanmış karmaşa. Burada verdiğim kısa anlatım aslında yeterli değil ve belki de içsel olarak ilginç değil. Ama annemin resmi, ahlaki bakış açısını anlatmadan eksik kalırdı.

Annem, etik görüşün , kişisel olmayan görüş olduğuna inanırdı. Kişi, ahlaki olarak bir duruma kendi kimliğini ön plana koymadan bakmak ve bu kişisel olmayan görüşün gerektirdiği şekilde, acı çekmeyi en aza indireceğine inandığı biçimde hareket etmek zorundadır.

Annem, her zaman acıyı en aza indirmeyi vurgular, hiç bir zaman mutluluğu da refahı en üst seviyeye ulaştırmaktan bahsetmezdi. Bir keresinde çok daha büyük bir yaşta anneme sorular sorduğumda bana bu konuyu şöyle açıklamıştı: "Kötünün ne olduğunu biliyorum. Acı çekmeyi bilmek, kötünün ne olduğunu bilmektir.İyi olanı tanımlamaya yönelik hiç bir girişim bu kadar kesinlik içermez".

Şimdiye kadar annemin görüşünü, karamsar biçimlenişi dışında , onca işlevsel teoriden ayırt eden hiç bir şey yok. Farklılaşma, annemin ortaya koyduğu esaslarda yatar, bu onun kişiliğini yansıtan bir farklılaşmadır: Onun uzlaşmaz ussallığı. Bu durum, annemin etik ortamın "ayrılışını" reddetmesinde ifade bulur. Ona göre etik, bir mantık türünden başka bir şey değildi. Ahlaki zorunluluk, mantiki olarak tutarlı olma zorunluluğundan daha önemli değildi ve erdem ussallığa indirgeniyordu.

Bu neden böyleydiş Çünkü kişisel olmayan bir görüşle hareket etme zorunluluğunu reddetmek için, kişi kendisinin özel metafizik bir öneme sahip olduğundan emin olmalıydı, zira bu, kişiyi olduğundan daha farklı yapardı. Pekiyi, kişi, kendi içinde bir çok diğer kendilerin olduğunu fark ettiğinde bu tutarlılık nasıl sağlanabilirdiş (sadece tekbenciler tutarlı olarak etik dışına çıkabilirlerdi). Annemin en güzel benzetmelerinden birini kullanmak gerekirse: Sadece kendi ilgileri doğrultusunda hareket eden kişi, konumunun her zaman özel olduğunu düşünen birine benzer, çünkü her zaman "Ben buradayım" diyebilir.Öte yandan diğer herkes sadece oradadır. Kişi, deneyimleyen diğer kişilerin, acı çeken başkalarının da olduğunu kavrayabilir ve ancak diğer herkesin de kendisi gibi acı çektiğini kavrayabilirse, kendi acısının önemli olduğunu ( Kim bunu reddedebilir kiş) anlayabilir.

Raizel Kaidish'in davranışı etikti. Kişisellikten uzak bir bakış açısıyla yaklaşan bu on dört yaşındaki çocuk, güçlü olanın az olsa da yaşamak için daha iyi şansı olduğunu görmüştür. Güçlü olanın kendisi olduğunu ve hayatını gereksiz yere riske attığı halde vazgeçmeyip , bu görüşe göre hareket etmiştir.

Kurtuluştan sonra, annem tıp eğitimine devam etmek için Berlin'e döndü. Aynı zamanda hayat boyu sürecek felsefe çalışmalarına başladı. Felsefe büyüklerinin bir çoğuyla , keşfettiklerini paylaştığını görmek onu daha da meraklandırdı. Ona göre,Kant en faydalı ahlakçıydı. Sokrat'ı, etik konulara bağlılığı ve hiçbir şeyin hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiği sorusundan daha önemli olmadığına dair inancı nedeniyle çok severdi. ( Yatağımın üstündeki tek nakış işi, Sokrat'ın bir sözüydü: "İncelenmemiş bir hayat, yaşamaya değmez.") Ama çoğunlukla, annem geçmişteki filozoflara hayal kırıklığıyla bakardı. Çok basit olan gerçeği atlamışlardı, çünkü ahlaki dünyanın ayrı olduğunu düşünmüşlerdi. Bazıları parça parça bir şeyler kavrayabilmiş olsa da, ancak bir kaçı bunu bütünüyle görebilmişti.

Ancak öfkesini iyice arttıran çağda? filozoflar, özellikle pozitivistler ve onların "gezgin dostlarıydı". Çünkü burada tüm ahlaki mantığı bir kenara bırakan, alanın esas konusunu reddeden filozoflar vardı. Araştırmaları , ahlaki zorunluluklarımızın doğasına yerleştirmek yerine ahlaki önerilerin gramerinin analizini ileri sürmüşlerdi. Çağdaş felsefe kitabı ya da dergisinden başını kaldırdışında gözleri mavi bir öfke saçardı:

"Pozitivistler". Kelimeye söylerken kullandığı ses tonu, "Nazi" derken kullandığıyla aynıydı. "Onlar görmüyorlar çünkü gözleri dışarıya değil, içeriye, zihinlerinin karanlığına çevrilmiş. Önemli sorunları göz ardı ediyorlar. Bütün ömürlerini kaçamak sözler, baştan savma cevaplarla harcıyorlar."

Ve ben? Geniş kapsamlı ahlaki eğitimim hakkında neler hissediyordumş Yoğun bir ilgiye ve bütün bu pedagojik teorilere, gece savaşlarına maruz kalan ben, kendimi unutulmuş, sevilmemiş ve önemsiz hissettim. Ve, özellikle büyüdüğümde , öfkelendim-bu aptalca, cahilce bir öfkeydi. Bunun nedeni sadece katı bir şekilde büyütülmem ya da insanın babasının üzüntüsüne ve annesinin iyiliğine uzanıp dokunabildiği yer olan evde kahkahanın eksik olması değildi. Arkadaşlarımdan kendim çok farklı hissetmem de değildi. Hatta, büyük bir suçluluk duygusu hissetsem bile, kendimi daha mutlu , rahat ve kollarında sayılar olmayan başka bir ailede hayal ederdim. Beni çileden çıkaran başka bir şeydi. Bir çocuğun annesine kızması garip değildir. Arkadaşlarım, ergenlik çağlarının başlangıcından beri, ebeveynlerinin birinden her zaman rahatsız olurdu. Ama onlarınkisi, kendi kendisinden utanmayan, saf ve temiz bir kızgınlıktı. Benimkisi ise, aynı zamanda kendine de kızgındı. O yeterince acı çekmemiş miydiş Her şeyi onun için yapmaya çalışmamalı mıydımş Ondan nefret ederek, onun düşmanlarının saflarına katılıyordum. Kendimi, katillerin müttefiki yapıyordum.

Ve böylece öfke, kendi üstüne katlanıp durdu ve giderek daha yoğun ve karanlık bir hale geldi. Hiç bir zaman kimseye, hatta kendime bile "bu kadına karşı öfkeliydim" demedim. Bu kavrayış yıllar sonra, annemin ölümünden sonra, tam bir çocuk sahibi olmayı planladığım zaman ortaya çıktı. ( Bu kararın zihinsel doğumu, fiziksel doğumdan çok daha acı vericiydi). Çocuk sahibi olmak için nedenlerimi tartışırken, kendi kendime herhangi bir nedenin doğru olup olamayacağını, insanın sadece kendi kararıyla dünyaya bir insan getirmeye hakkı olup olmadışını sorguladım. Ama bu insanın kendi kararı olmayacaksa, kimin kararı olacaktı kiş

Bu sanki insanın varoluşuna örülmüş ahlaki bir tutarsızlıktı. Ve ardından, anne baba olma hareketinin bu ahlaki uzlaşmaya gerek olmadığını fark ettim : Bir insanın çocuk yaratma nedeni , çocuğun varoluşu karşısında anlama geri dönmek olabilirdi. İnsanın çocuk doğurma nedenleri , çocuğun kendisinin bilgisinde kaybolup gidiyordu. İyi anne- baba olmanın özü buydu ve kendi annemle olan ilişkimde eksik olduğunu hissettiğim yön de tam olarak buydu. Hiç bir çocuğun bilmemesi gerekeni biliyordum: annemin bana belli bir nedenden dolayı sahip olduğunu ve beni her zaman bu neden çerçevesinde göreceğini. Annemde bunu sezdim ve bu nedenle ondan nefret ettim.

Öfkemi hiç bir zaman göstermediğimi söyledim. Aslında kısa bir isyan olmuştu ancak ailemin tuhaflığına göre o kadar tipik bir vakaydı ki, yıllar sonra bile komik yönlerini görüp gülümseyebiliyorum. Üniversite hayatımın ilk döneminde, bütün arkadaşlarım kendi geleneksel isyan biçimlerini geliştirirken, ben de kendiminkini ortaya koydum. Bir pozitivist oldum. Kendi kendini zehirlemiş, Harvard'da doktorasını yapmış, kendini böyle tanımlamayacağını bilsem bile bir neopozitivist olarak nitelendirebileceğim genç bir profesörden felsefeye giriş dersi aldım. İlk konuşmasında bize, dönem boyunca dersimizde, felsefe öğrencileri olarak neden şimdi doğduğumuz için şanslı olduğumuzu göstereceğini söyledi. Zira önceki nesiller kendilerini Hakikat , Doğru ve İyi olan hakkındaki yalancı sorularla meşgul etmişti ve bu sorular mantığın karıştığını gösteriyordu yalnızca. Bu güzel büyük kelimeler hiç bir şeyi isimlendirmek zorunda değildi ve dolayısıyla doğasının keşfedilmesi gereken hiç bir şey yoktu.

Onun sözlerini adeta içerek, şöyle düşündüm: "İşte bu. Üniversiteye işte bu yüzden geldim.". Bütün dönem boyunca, Pazartesi, çarşamba ve cuma , ondan on bire kadar , diğerleri uyuklarken, ben çılgınca dersi dinliyor, daha önce hiç olmadığım kadar dikkatle öne sürülenleri takip ediyordum. Aklım, bu yasak doktrin, bu yasadışı felsefeyle heyecan içinde dolup taşıyordu. Derste sunulan en yasak, dolayısıyla en lezzetli olan görüş, ahlakla, ya da daha doğrusu etiği reddetmekle ilgiliydi.

En sevdiği kitap olan A.J. Ayer'in Dil, Gerçek ve Mantık kitabındaki şu bölümü ezberlemiştim. " Artık etik yargıların geçerliliğine karar verecek kriterler bulmanın neden imkansız olduğunu görebiliyoruz. Bunun nedeni, gizemli bir şekilde bağımsız olan sıradan bir öz deneyimin "mutlak" bir geçerliliği olması değil, hiç bir nesnel geçerliliğe sahip olmamasıdır. Bir cümle herhangi bir yargıda bulunmuyorsa, cümlenin doğru ya da yanlış olduğunu sorgulamak da mantıklı değildir. Aırıca sadece ahlaki yargılardan bahseden cümlelerin hiç bir şey söylemediklerini gördük. Onlar sadece saf duyguların ifadeleridir, dolayısıyla gerçek ya da yanlışın kategorileri arasından yer almazlar." Öne sürülen bu iddiaların güzelliği ve zarafetinden çok etkilenmiştim. Bunu daha önceden nasıl görememiştimş Annemin sarsılmaz teorisinin, sahte bir yargıdan çıkmış uçucu bir uydurmasyon olduğunu nasıl anlayamamıştımş

Final sınavlarına hazırlanmam, teneffüslerde öğretmen odasında geçirdiğim saatlerle karşılaştırıldığında önemsizdi. Eve gece on birde varıyordum, bu da felsefi bir tartışma için geç bir saatti. Ama aklım pozitivist görüşlerle o kadar doluydu ki, annem bana "iyi geceler" dediğinde, neredeyse ona, "Bununla ne demek istiyorsun? ‘İyi' ne demekş" diye sormak istiyordum.

Bir akşam, annemle babam hastaneden eve döndüklerinde, hepimiz yemeği bitirince, evdeki yardımcımız Berta ile oturma odasında oturuyorduk. Saldırıma başlamak için doğru anı ya da en ufak bir yorumu pür dikkat bekliyordum. Ama aksi annem o gecedeki tek pratiklikti. Bana okuldaki yemekler, oda arkadaşım hakkında sorular sordu, hatta savaştan önce Berlin'de birlikte yaşadığı kendi oda arkadaşı hakkında komik bir anısını anlattı. Ve en sonunda şöyle dedi:

"Derslerini sorduğumda telefonda her zaman çok kısa konuşuyorsun. Bana biraz da derslerini anlat bakalım. Sanırım epey zevk alıyorsun, öyle değil mi?

"Evet, dersler mükemmeldi. Özellikle de felsefe. Ana dal konum olarak felsefe seçeceğim."

"Gerçekten mi? Bunun her zaman biraz komik bir meslek olduğunu düşünmüşümdür. Tabii ki herkes felsefe hakkında düşünmeli, ama sanki insanın para kazanması için garip bir yol."

"Ama Martha, ya öğretmek konusunda ne düşünüyorsun?" diye her zaman arabulucu görevinde olan barış yanlısı babam sordu, "Sence felsefe öğreten insanların da olması önemli değil mi?

"Evet, bu doğru. Ama sanırım bir çoğu kendini öğretmen olarak değil de, kulağa ne kadar garip gelse de , düşünür, profesyonel düşünür olarak görüyor. Burada, Rose'a sorabiliriz. Sen kendini ne olarak görüyorsun, öğretmen mi yoksa düşünür müş"

"Tabii ki de düşünür. Felsefede profesyonel bir eğitim görmek, diğer dallardan, örneğin tıptan hiç de farklı değil. İnsanlar, akıllarına esince atlayıp felsefe yapabileceklerini ve anlamlı sonuçlara ulaşabileceklerini düşünüyor. Ama bunu başaramıyorlar. Bunun için teknik eğitim gerek."

"Öyle mi? Bildiğin gibi, teknik eğitim konusunda seninle aynı fikirde olmadığımı biliyorsun. Matematik bilimlerini sosyalleştirmek yerine, sosyal bilimleri matematikleştirmeye çalışıyorlar. Bir sürü karmaşık sembole çevirmek, söylediklerinin doğru olduğunu göstermez."

"Ama genellikle anlamsızlığını gösterir."
"A, öyle mi? Evet bunun genellikle nasıl doğru olduğunu görebiliyorum."

İmkansız bir kadın! Ne sorunu var? Yanma noktası korkunç derecede düşük olduğu halde, ses tonu asla alev almazdı. Küçük bir alev gibi bile titremezdi. (açıklama, benim bakış açımda olmayan biri için açık görünebilir. O, basitçe, beni görmekten son derece memnundu.)

Artık daha fazla sabrım kalmamıştı. Yumuşak bir geçiş için beslediğim umutlarımı terk ettim.
"Anne, etik konusunda beni rahatsız eden bir soru var."

İşte. Kapıyı açmıştım. Şimdi de içeri girmem gerekiyordu.
"Evetş Bana anlat. Belki de yardımcı olabilirim."
"Sen her zaman ahlaki bir zorunluluğun, mantıksal olarak tutarlı olması gereken bir zorunluluktan başka bir şey olmadığını iddia ettin. Ama neden mantıksal olarak tutarlı olmak zorundayız ki?"

"Beni şaşırttığını söylemek zorundayım. Ne kadar da akıl dışı bir soruş! Ve üniversitede geçirdiğin bir dönemden sonra... Cevap, tabii ki gerçeğin önemli olduğudur. Ve mantıksal tutarsızlıklar doğru olamaz. Doğrunun neden önemli olduğunu bana sorarsan, sana dairesel olmayan bir cevap veremem. Söyleyeceğim her şey, doğrunun önemini, tıpkı bütün ussal söylemlerin yaptığı gibi önceden kabul etmiş olacaktır. Ve dairesel olmayan bir cevabın imkansızlığı, aslında cevabın kendisidir..."

"Söylediğin tek bir kelimeyi bile anlamıyorum!" diye patladım. "Doğru! Kutsal, yüksek "Doğru"! Doğru nedir? Ne düşündüğünü göster. "Doğru önemlidir" ne demekş İçinde bilişsel bir içerik varmış Tamamen saçmalık. Aınen senin teori dediğin ve sence bir sürü doğrudan bahsettiğin diğer sözlerin gibi. Çok akılcı olduğunu iddia ediyorsun ama sadece duygularınla hareket ediyorsun. Ve ben bundan ölümüne sıkıldım!"

Söylediklerim, özenle prova yaptığım o tarafsız, soğukkanlı ses tonuyla gerçekleşememişti. Tam tersine, beni bile şaşırtan bir güçle içimden çıkıp akmıştı.

Etkisi hemen hissedildi. Annemin yüzü , kendi kızımda gözlemlediğim, anında aktarım yeteneğine sahipti. ( bu özelliğin bebeklerin genel bir özelliği mi olduğunu , yoksa Martha'nın ismiyle beraber büyükannesinden aldığı bir özellik mi olduğunu sık sık düşünürüm) Annem bana karşı asla sesini yükseltmezdi ve şimdi de yükseltmedi. Her zamanki gibi, gözleri içindeki çığlıklarını açığa vuruyordu.

"Pozitivist". Girişi, olaşandışı değildi. Bir öfke ve hor görme vardı sesinde ama üzüntü de karışmıştı içine.

"Sana öğrettiklerimden sonra bunları mı söylüyorsun? Her şeyi, üniversitede geçirdiğin bir dönemde kaybettin mi? Bu düşünce- karşıtı söylemleri ilk kez duyunca kapılıp gidecek kadar zayıf mısın?"

Hiç bir cevabım yoktu. Daha bir gece öncesinde aklımdaki o güzel iddiaların hepsi yok olup gitmişti. Aklımın o kadar boş olduğunu hissediyordum ki sanki bedenimin geri kalanından akıp gidiyordu. Her şeyin üstüne utanç ve pişmanlığın ağır bulutu çöküyordu yeniden. Belli belirsiz babamın orada oturduğunu ve bizlere bir üzüntü duvarının ardından baktığını gördüm. Annemin sözü sisin içinde yanıyordu.
"Ben hayal kırıklığına uğratıyorsun . Hepimizi hayal kırıklığına uğratıyorsun.Sen, Raizel Kaidish'in ismini taşımayı hak etmiyorsun."

Düğünümden kısa bir süre sonra , annem elli altı yaşındayken, rahim kanseri olduğunu ve altı aylık ömrü kaldığını öğrendi. Yaklaşan ölümü, sanki bütün hayatı boyunca onun için hazırlanmış gibi karşıladı, zaten öyle de yapmıştı. Ölüme, gayet alışılmış bir nesnellikle baktı: Evet, nispeten gençti ve deneyimlemek istediği daha bir çok şey vardı, özellikle de büyükanneliği. Ama Berlinli bir Yahudi olan annem, geçen bu otuz yıla karşı minnettarlık duyuyor, daha fazlası için açgözlülük etmiyordu.

Hiç bir zaman şikayet etmedi. En büyük endişesi hastalığının babam ve bende yarattığı akılsal acıydı. Her zaman yaşadığını bildiğim şekilde öldü: İnsanüstü bir disiplin ve cesaretle.

Ölümünden bir hafta önce Raisel Kaidish'i ele verenin kendisi olduğunu söyledi. Ve benden özür diledi

 
Ekle: facebook Ekle: twitter

Kendini Geliştirmenin Yolları

DOĞRU KARİZMA VE DİKKAT ÇEKİCİLİK DOĞRU KARİZMA VE DİKKAT ÇEKİCİLİK

Miladi Takvimi Çevir


    

İbrani Takvimi Çevir