F.Scott Fitzgerald
Karar vermeniz gereken, ne kadar değerli olduğunuz değil, nasıl değerli olabileceğinizdir.
22 Sivan 5779 :: 25 Haziran 2019             

Haftanın Bilgileri


23 Haz 2019 - 29 Haz 2019

20 Sivan 5779 - 26 Sivan 5779

İstanbul

Şabat Başlangıç :
(Kabalat Şabat)

20:25

Şabat Bitiş :
(Motsae Şabat)

21:07

İzmir

Şabat Başlangıç :
(Kabalat Şabat)

20:18

Şabat Bitiş :
(Motsae Şabat)

21:08

Haftanın Peraşası

?elah Leha

Kutsal Toprak Yazdır

1.

Karşımdaki masada oturan kısık gözlü sarışın adam , neşeli bir tavırla Mısır'ın politikası hakkında bir kaç dili kullanarak dedikodu yapıyordu. Venetia, hafif hafif İskenderiye'ye doğru yol almaya başladı. Solumdaki liman aralığından görünen Akdeniz hattı gemisi , yükselip on -onbeş santim batıp çıktı. Sarışın adamı dikkatle dinliyordum. Ama birdenbire sağımdan gelen sesler, beni şaka yollu takılan samimiyetiyle çalıverdi. Sarışın adam, bir anlığına yemeğine daldı ve ardından, güverte gürültülü olduğu halde kadının sesini gayet net bir şekilde işittim:

"Bu tavuğu ben pek beğenmedim Sen nasıl buldun Leeş"

İki şişman adam konuşan kişiyle arama girmişti. Biraz boınumu uzatmak zorunda kaldım. Orta yaşlarında olduğu açıkça belli olan, uzun boylu, ince ve özlem dolu- özlem dolu ancak iyimser bir kadındı. Kendi evinde yemeğe alıştığı gerçek tavuğun hayalini kurarak rahat ve tatmin olmuş bir halde yalandı. İri, rahat, etli butlu kocası , ona yüzünü kırıştırarak, açıkgözlü ve nazik bir edayla baktı.

"Bundan daha kötülerini de yemiştik."

"Nerede olduğunu bilmek isterdim!"

"O kadar çok yer vardı ki hangi birini söylesem!"

Adamın canlı,içinde hayal gücü kırıntısı olmayan gözleri benimkilerle buluştu. Anladığımı gördü ve erkek dayanışmasını simgeleyen bir gülümseme belirdi yüzünde. Benim kulak misafiri olmamı kolaylaştıran bir ses tonuyla karısına konuşurken nerdeyse göz kırpacaktı:
"İçecekler çok daha iyi ama!"

Kadın adamın bakışlarını takip etti, benim de yararıma olacak şekilde, gecikmiş gençkızvari bir ses tonuyla:

"Lee Merriwether, Beni şaşırtıyorsun!" diye neredeyse çığlık attı.

Bir kaç dakika sonra, güvertede onlarla karşılaştım. Kadın güvertedeki sandalıelerden birinde boylu boyunca uzanmıştı; Merriwether ise küpeşteye yaslanmış elindeki Amerikan sigarasının son nefeslerini çekiyordu. Adam başıyla işaret etti, Bayan Merriwether öne eğilip bana baktı.
"Senin Amerikalı olduğunu sanmıştım!"

Bir an içinde, adamın esprili, toleranslı bakışları altında, kadın bana kendileri hakkında her şeyi anlatmaya başlamıştı bile. Sözcükler adeta püskürüyordu ağzından. Turist sezonu değildi. Amerikalılar oldukça azdı. Sadece İngilizce konuşabildiği için, söylediğine göre "çok da iyi konuşamıyordu", ama iletişim kurmaya resmen susamıştı.

"Biz Albion, Wisconsin'deniz.Hiç adını duymuş muydun? Sessiz bir şehirdir. A, evet bütün Avrupa'yı dolaştık. Londra, Paris ve Venedik... Gray'in ağıtını yazdığı kilise bahçesini gördün müş Ah, sen de hayran olmadın mı ona? Londra kalabalıktı. Tam bir şehir! Aırıca Sergi de harikaydı!"

"Ve şimdi" diye devam etti, "Siz de Doğu'ya gidiyorsunuz demek..."

Öne eğildi; önüne düşmüş düz kahverengi saçını yeniden yolculuk şapkasının altına sıkıştırdı. Yüzündeki özlem dolu ifade şimdi iyimserliğinin ve iletişim kurabilme kabiliyetinin üstüne çıkmıştı.

"Her zaman peygamberimizin yaşadığı toprakları görmek istemişimdir. Çok dindar değilizdir." Sesinde garip bir özür dileme seziliyordu. Tabii ki mutaassıp olmadıklarını söylemeye çalışıyordu.Ama kocasının onu içmek hakkında nasıl kızdırmaya çalıştığını gördükten sonra bunu zaten anlamıştım. "Her zaman düşünmüşümdür ki.." Durdu. Kendine göre düşüncelerini açık bir şekilde ifade ediyordu. Ama kendi çevresinin özel kalıpları dışındaki herhangi bir konuşma, onun utangaçlığını ele veriyordu. Yanındaki boş sandalıeye oturdum. Başını öteki tarafa çevirdi. "Şöyle, bizler cemaatçiydik. Babam bir papazdı.O gerçek bir azizdi!" Zayıf, güzel bir duygu gözlerini kapladı. "Babam ne şarkılar söylerdi! Ben on altı yaşımdayken, babam Güney Wisconsin'deki küçük bir kasabada görevliydi. Küçük beyaz kilisenin hemen yanında yaşardık. Çok sessiz bir yerdi. Pazarları tek bir fısıltı bile duymak imkansızdı. Belki en fazla kilisenin çanı ya da çığırtkan bir horoz...O bölgedeki insanlar fazla eğitimli değildir. Tabii ki oğlumuzla kızımızı - ah size resimlerini göstermeliyim- Medison'a yolluyoruz ama o günlerde durum biraz daha farklıydı. Size şunu söylemek isterim: Babam halka İsa hakkında konuşurdu. Sanki İsa'nın gittiği Galil, Nazaret gibi bütün o yerleri görmüş olurdunuz. Ve bir şekilde..." Dikleşti ve rahat tavrına geri döndü, " Her zaman erken edinilen izlenimlerin en uzun ömürlü olduklarını söylerim.Siz de böyle mi düşünüyorsunuz? Vay,ne kadar güzel bir gün!"

Merriwether dönmüştü . Gülümseyerek bizi seırediyordu.

"Karım hakkında bir sır söyleyeyim. Bir kaç sene önce, Albion'daki kadınlar bir klüp kurdular. O klüpte neredeyse bir liderdir o. Ünlü yazarların kitaplarını okur, gittikleri yerleri birbirlerine anlatırlar. Benim karım da bu geziyi yaparsak anlatabileceği ilginç, orijinal bir konusu olacağını düşündü !" O anda kahkahaya boğuldu. Kadın, kocasının bu tür muzipçe kızdırmalarına alışıktı.

İtirazı da kendi kalıplarından biriydi zaten: "Bay Merriwether, bunu nasıl söyleyebilirsin!ş"

Ayağa kalkıp küpeşteye yaslanan adama katıldım. Sigarasını rahatça sarıyordu. Sesi tonu samimiydi-erkek erkeğe.

"Önümüzde oldukça güzel bir sene var. Sözleşme işindeyim ve Albion'dakilerle çalışıyorum. Çiftçilerin parası var- hem de görünüşe göre hepsinin! Ben en kısa zamanda Florida'ya ya da kıyıya giderdim ama o"- başıyla karısını işaret etti- "bu geziyi yapmak istedi. Onun hayallerinden biriymiş. Aınen sana söylediği gibi. Ben de iyi vakit geçiriyorum doğrusu. Sigara odasında harika viskiler var ve karşılığında neredeyse hiç bir şey istemiyorlar!" Bana göz kırptı. "Bir iki tek atalım mış"

Merriwether ve ben, sigara içme odasına doğru ilerlerken , arkadan kadının gençkızvari sesini duyduk: "Siz ikinizin ne yapacağını biliyorum ben!" Merriwether güldü. "Tahmin etmek çok zor değil.."

2.

Onları İskenderiye'de biri karşıladı ve ben karışık Arap kalabalığının içinde onları gözden kaybettim. O akşam Kahire'de trenden inerken , bir an Bayan Merriwether'in hafif şaşkın yüzünü görür gibi oldum ama emin olamadım. Onlar, tabii ki bir hafta on gün Shepheard'a kalacaklardı ; ben ise Kantara'da Filistin'le bağlantı kurmak için acele ediyordum. Merriwetherlar aklımdan silindi.

Onlarla yeniden karşılaştığımda aradan on iki gün geçmişti. Yeruşalayim'deki Allenbı Otelinin yemek salonuna tereddütle girdiler. Sade odanın içinde, aşağı yukarı altı kişi vardı sadece: Uzun yüzlü, yanık tenli yaşlı bir Mısırlı tüccar ve onun genç sayılabilecek Avrupalı eşi; sarışın, İngiliz bir çift ve bir iyi giyimli Amerikan Sionist. Bayan Merriwether beni görünce sanki bir kurtuluş kapısına rastlamışçasına, mutlulukla el salladı.

"İnanmıyorum!" diye bağırdı.

Onun hemen arkasından takip eden kocası, beklenmedik bir samimiyetle elimi yakaladı. Masama oturmak için davetimi bile pek beklemediler. Beni buldukları için rahatladıkları belliydi. Birbirimize kaçınılmaz soruları sorduk. Henüz bir gün önce gelmişlerdi ve Bayan Merriwether'in "pek düşünmediği" bir rehberleri vardı. Rehberin İngilizcesi çok hızlı ve anlaşılmazmış. Kutsal Şehir hakkındaki izlenimlerini sordum onlara. Merriwether, "Sanırım iyi" diye cevap verdi. Kadın bana solgun bir yüzle baktı. "Harika, harika". Ona yakından baktım. Daha önce hiç görmediğim kadar solgun görünüyordu. "Bu ışık çok kötü" dedi. Ona buzlu camları önerdim. Onlarda zaten varmış. Kadında acınası bir hal vardı, hem istekli hem de hayal kırıklığına uğramış bir hal..." Bu öğlen bir yürüyüşe çıkalım" diye öneride bulundum. Alışılmadık bir jestle elini elimin üstüne koydu. "Ah, bu harika olur!" dedi. ‘Harika' sözcüğünü söylerken kullandığı ses tonu, masum bir garipliği, uzak bir çocuksuluğu barındırıyordu içinde. Gözüm, birden Mısırlı tüccarın tarafına kayıverdi. Paronun gaddarlığına ve yaşlanmaz görüntüsüne büründü gözümde.

Otelin önünde karalaştırdığımız saatte buluştuk. Yafa yolu canlıydı. Eski şehrin Yafa kapısına doğru yaptığımız kısa gezintide, bir kaç defa at arabalarında kaçıştık. Köşede durup sessizce Süleyman'ın duvarlarının yumuşakça yükseldiği , Judean'ın ulu tepelerinin başladığı yere işaret ettim. Bayan Merriwether, gözlerini kocaman açmıştı. Ama kendisinin aksine, ön plandaki şeylerden etkilenmiş gibiydi: köşedeki bir Arap kahvesi, yırtık pırtık giysileri içindeki bir Bedevi...

Yafa Kapısından içeri girdik. Bayan Merriwether'la ben önden yürüyorduk. Bay Merriwether ise bizi takip ediyordu. Kadına çarpık, küçük sokağın merdivenlerini inmesi için yardım ettim, itip kakılmasını önlemeye çalıştım. Korkmuş görünüyordu. Araplar'ın ona çarptıklarında hiç bir şey demek istemediklerini anlattım ona. Sadece fazla nazik değillerdi. Açık dükkanların içine utangaçça göz attı, kek satıcısının tahta tepsisine çarptı, iki yaşlı Galiçya Yahudisinin sert yüzlerine baktı. Dar sokağı geçen, herhangi bir anısı olmayan bir kemerdeki pencereyi gösterdim. "Bak, burada eski Doğu'nun bir sembolü var. Hem fantastik, hem mütevazı hem de küstah, kötü ama yine de yüksek bir şeyler var bu kemerde, bu pencerede." Hiç bir şey söylemedi. İlk yorum , arkadan Bay Merriwether'dan geldi: "Sanırım burada pek fazla temizliğe özen göstermiyorsunuz..."

Via Dolorasa neredeyse bomboştu. Oruç günü değildi. Birbirlerini sırayla izleyen keskin ışıkla sert, kara gölge oyunlarının yansıdığı kör duvarların arasında ümitsizce duruyordu. Turistleri yollarında şaşırtmak için bekleyen bir kaç kirli Arap çocuk sadaka istediler. Bayan Merriwether düz çakıl taşlarına takıldı. " İşte burası Peygamberimizin...." Nefes nefese kalmıştı. Başımı salladım. "Daha farklı mı hayal etmiştin?" diye sordum. "Bilmiyorum." diye cevap verdi. Neşeli görünmeye çalışıyordu.

Fransız manastırının kapısını tıkladık. Serin, küçük kilisede Fransız rahibe , ifadesiz yüzüyle , akıcı olmayan ama düzgün İngilizcesiyle, o yerin önemini anlattı. Serin karanlığın ve kuru çiçek kokularının içinde , Romalı yöneticinin evinin yıkık cephesini gösterdi. Rahibe, tınısız sesi görevini tamamlar tamamlamaz gözden kayboldu ve biz yine güçlü gün ışığına çıktık... Merriwether çifti yanımda duruyordu. Adam ciddi bir tavır takınmıştı. Kadının gözleri çevreyi süzüyordu. "Sanırım sen böyle büyütüldün." dedi düşünceli bir halde. Sesinde gerçek bir nezaket vardı. "Biliyorum, yargılamamalıyız. Babam hep bunu söylerdi." Kendini , umduşu gibi, pek de evindeymiş gibi hissetmedişi açıktı. Onları Aşlama Duvarının oraya götürdüşümde ve orada dua eden Yahudiler'i gördüşümüzde de kendini rahat hissetmedi.

Allenbı'ye geri döndüşümüzde bana çok teşekkür etti. "Ben şimdi biraz gidip dinleneceşim" dedi. "Yürümek gerçekten zor. Yarın rehberimiz bizi kiliseye götürecek"

"Ve sonraş" diye sordum.

"Ah, burada her şeyi göreceşiz. Sonra Betlehem, Nazaret ve Tiberya'ya gideceşiz.Yolumuz böyle deşil mi Leeş"

Başını salladı Lee. Neşeli hali ve erkeksi kendine güveni geri gelmişti.
"Sanırım buna dayanmak zorundayız.."

3.

İşlerim nedeniyle Kuzey'e gittim. Carmel ve kutsal tepe Safed'in üstünden Hayfa'nın gecenin içinde parıldayışını seırettim. Kalabalık tepelerden , Tiberya'nın yüksek yolarında sürdüm arabamı. Orada Merriwetherlar'ın bahsini duydum. Bayan Merriwether'in sol gözkapaşı biraz iltihaplanmış. Gözleri trahomdan dolayı korkunç şekilde körleşmiş o kadar çok Arap görmüşler ki, kadın da adam da panişe kapılıp, etrafta iyi bir doktor olup olmadışını öşrenmeye çalışmışlar. Yahudi otel sahibi, Merriwetherlar'y Sionist Typ servisine götürmüş ve orada, İngilizce konuşan göz doktoru çifti iyice rahatlatmış. Gerçekten minnettar kalmışlar doktora. Bay Merriwether doktorun elini sıkıca sıkmış. Para almayı reddeden doktora, Sionist birliklere para yardımı yapacaşına dair söz vermiş. Bayan Merriwether, neredeyse sevinç gözyaşları içinde Albion'daki en iyi arkadaşlarının bazılarının Yahudi olduşunu, çok iyi insanlar ve düzgün vatandaşlar olduşunu anlatmış. O zamanlar birkaç sefer beraber çıkmışlar.

Bu olayın ardından onları yeniden görebileceşimi düşündüm. Ve onları görmek istedim. Onlara olan ilgimi tanımlamam zor. Bendeki etkilerinde acıma duygusu uyandıran bir şeyler var. En azından kadına karşı... Adam, bütün maceralarından kendini ayrı tutmaya çalışıyordu nasıl olsa. Hatta macera onun deşildi bile. Amerikalı eşlerin tavrından esinlenerek, sadece kadını memnun etmeye çalışıyordu. Masrafy karşılayabiliyordu. Neden yapmasındı ki? Ama ya kadın? Yüreşindeki özlem dolu bir şiirsellik, Wisconsin'deki çocukluşundaki babasının ve o küçük beyaz kilisenin çaşrıştırdışı dinsel bir romantizm getirmişti onu buralara. Peki ya şimdiş

Hafya'ya geri dönebilirdim ama bunun yerine Nazaret'e sürdüm arabamı. Germania Oteline vardışımda vakit geç olmuştu. Evet onların isimleri de , New York'tan Lübnan'a Tahran'dan Viyana'ya, dünyanın dört bir tarafından insanların geldişi bu olaşandışı otelin listesindeydi. Yani onları sabah görecektim.

Sade, küçük , hücreye benzer odama girdim. Yorgundum ve uyudum. Ama birkaç saat sonra uyandım. Rüzgar çıkmıştı, rahatsız edici, güçlü bir rüzgar... Sabahlışımı giyip kemerli penceremin önünde durdum. Dünyanın en eski duvarına benzer bir duvar gördüm. Duvarda ahşap bir kapı vardı ve kapının üstünde kısık, isli bir lamba asılıydı. Duvarın arkasındaki serviler rüzgardan salınıyordu. Ve bu servilerin siyah, salınan tepeleri sanki gökıüzünü, yıldızları , Filistin'in benzersiz yıldızlarını, alçak, büyük, kayan , kahinsel yıldızları süpürüyordu. Aniden, uzaklardan, uşuldayan rüzgarın içinden hafifçe bir ses geldi. Gece serindi. Kervanlar ilerliyordu. Ses, develerin çanlarının sesiydi. Odamdan çıkıp, büyük, kemerli , uzak tepelerde Nazaret'in bütün çatılarını görebileceşim, camsız bir pencerenin olduşu salona geldim. Rüzgar esiyor, çanların sesi yakınlaşıyordu. Uzun, aşır develer gölgeler gibiydi. Onlar ve sürücülerinde uzak, sonsuz bir şey vardı. Çanlar çaldı.

Aniden arkamdan bir nefes sesi duydum. Dönünce, kimonosuna sarılmış biçimde duran Bayan Merriwether'i gördüm. Korku dolu gözleri benimkilerle buluştu. "Ah, sizsiniz!" Sesinde aşlamaklı bir ton vardı. Doşal davranmaya çalıştım. "Bu rüzgarda uyumak zor. Kervanı görüyor musunuz?"

Sersemce başını salladı. Elleri kimonosunu kapatacak biçimde önünde kenetlenmişti. Oldukça hareketsizdi. Yüzü gergindi. Gözleri çaresiz bir mutsuzlukla ve çocuksu bir karmaşayla doluydu.

"Sizi sıkan nedir?" diye sordum yavaşça.

Ürperdi. "Her şey!"

"İyivakit geçirmedin mi?

"Betlehem'i biliyor musun?"

Başını salladım.

"Ve oradaki kiliseyiş Ahırı göremedik. Her yer resimler ve şekillerle doldurulmuştu. Onları yapan Yunanlılardı deşil mi? Her yerde Araplar ve Yahudiler var. Lütfen alınma.Sen ve Tiberya'daki o tatlı doktor gibi iyi Yahudilerden bahsetmiyorum. Burada o eski tarihi gözümde canlandıramıyorum, hiç bir şeyin hayalini kuramıyorum. Lee'ye en kısa zamanda ayrılmak istedişimi söyledim. Uzaklaşmak istiyorum. Buradan gitmek istiyorum."

Aşlamaya başladı.

"Ama burası Kutsal Topraklar" dedim.

Benden öteye, kemerli pencerenin ardına daldı. Fysıldarcasına, "Uzaklarda yeşil bir tepe var."dedi.

"Eeeş" diye konuşmasına devam etmesini istedim.

Sesinde bir feryat vardı. "Her şey çok farklı, o kadar yabancı ki..."

"İsa bir Yahudiydi"dedim sessizce. "Ve bu eski toprakların oşluydu."

Başını salladı. Ama dudakları sıkıca kapanmıştı.

"Tabii ki. Ama yine de burada kendimi iyi hissetmiyorum. Sanırım İsa'nın zamanından bu yana bir çok şey değişmiş. Onu kendi evimde daha iyi düşünebilirim. Ne yapacaşımı biliyor musun?"

"Neş"

"Geri dönünce çocukluşumu geçirdişim yeri ziyaret edeceşim. Babamın papazlık yaptışı küçük kiliseye gideceşim ve aşlayacaşım..." Biraz tereddüt etti bitirirken.

Bana acıklı bir şekilde gülümsedi.

"Lütfen Lee'ye aşladışımı söyleme. Hayal kırıklışına uşradışımı düşünmesini istemiyorum. "Bu gezi onun için biraz yavaştı..."

4.

Merriwether çiftinden bir kaç dakika önce kahvaltıya inmiştim. Yçinde uzun bir masa olan ilkel, küçük bir yemek salonuydaydım. Bir tarafında, kırmızı fesli, kısa boylu bir Sefarad Yahudisi oturuyordu. Ben de Merriwetherlar'ın yalnız kalmaması için dişer tarafa oturdum. O anda içeri girdiler. Lee Merriwether elimi sıktı. Kadın çok yorgun göründüşü halde cesaretle gülümsedi.

"Senin için bir sürprizim var" dedim. Endişeyle şaşırdı. Ama ona güven veren bir şekilde gülümsedim. "Eminim uzun zamandır kahvaltıda güzel bir yulaf ezmesi yemiyorsunuzdur."

"Evet gerçekten de yemedik!" Merriwether homurdandı. "Venetia'da lapa denilen şeyi hatırlıyor musun?"

"Bir dakika bekle"dedim. "Otelin sahibi Alman ve tadabileceşiniz en lezzetli yulaf ezmesini pişiriyor. Sizin için de söyledim."

Kahvaltı geldi.

"Bak sana ne söyleyeceşim" dedi Lee Merriwether, "Amerika'da nasıl yaşayacaşımızı biliyoruz. Kimin ne dedişi hiç umurumda deşil. Kendi ABD'me dönmekten memnun olacaşım sanırım."

Karısı güçlü koluna elini koydu.

"Ben de Lee, ben de..."

 
Ekle: facebook Ekle: twitter

Kendini Geliştirmenin Yolları

DOĞRU KARİZMA VE DİKKAT ÇEKİCİLİK DOĞRU KARİZMA VE DİKKAT ÇEKİCİLİK

Miladi Takvimi Çevir


    

İbrani Takvimi Çevir