Benjamin Franklin
Başkalarına karşı iyi olduğunuz zaman, kendinize en büyük iyiliği etmiş olursunuz.
16 Sivan 5779 :: 19 Haziran 2019             

Haftanın Bilgileri


16 Haz 2019 - 22 Haz 2019

13 Sivan 5779 - 19 Sivan 5779

İstanbul

Şabat Başlangıç :
(Kabalat Şabat)

20:23

Şabat Bitiş :
(Motsae Şabat)

21:07

İzmir

Şabat Başlangıç :
(Kabalat Şabat)

20:18

Şabat Bitiş :
(Motsae Şabat)

21:08

Haftanın Peraşası

Beaaloteha

Bir Tam Ekmek Yazdır

Bir Tam EkmekBütün gün boyunca hiçbir şey tatmamıştım. Şabat akşamı hiç bir hazırlık yapmadığım için, Şabat'ta yiyeceğim bir şey yoktu. O zamanlar tek başınaydım. Karım ve çocuklarım ülke dışındaydı ve ben evde yalnız kalıyordum. Yemeğimi hazırlama derdi de bana düşmüştü. Eğer yemeğimi hazırlamasam ya da bir otel veya lokantaya gitmesem, içimdeki açlıkla baş etmek zorunda kalırdım. O gün, bir otelde yemeğe niyetlenmiştim, ama güneş o kadar yakıyordu ki etrafı, o sıcakta yürümektense aç bir adam olmayı tercih ettim.

Doğruyu söylemek gerekirse, evim de beni o sıcaktan koruyamıyordu. Yerler, parlayan ateş kadar sıcaktı, çatı nüfuz eden ateşle alev alevdi, duvarlar ateşle yanıyordu ve bütün borular ateş terliyordu, yani sanki ateş ateşe üstün gelmeye çalışıyordu, odanın ateşi vücudu bastırıyordu, vücudun ateşi de odanın ateşini yenmeye uğraşıyordu. Ama bir adam evdeyse, istese suyun altına girebilir, ya da istediği zaman giysilerini çıkartabilirdi, böylece üstündeki ağırlığı atmış olurdu.

Günün büyük kısmı geçip de güneşin gücü zayıfladığında, kalkar, yıkanır, giyinir ve yemek yemeğe çıkardım. Temiz masa örtülü, özenle kurulmuş bir sofrada oturup, garsonların hizmet ettiği sırada , kendimi yormadan önüme gelen itinayla hazırlanmış bir yemek yeme fikri beni çok mutlu ederdi. Zira, evde tek başımayken hazırladığım zavallı yemeklerden bıkmıştım.

Gün artık sıcak değildi ve hafif bir rüzgar esmeye başlamıştı. Sokaklar yavaş yavaş doluyordu. Mahneh Bölgesinden Yafa Kapısına ya da yakınlarına kadar, yaşlı adam ve kadınlar, oğlanlar ve kızlar yol boyunca bacaklarını uzatmışlardı. Kel ya da az saçlı kafaların üstündeki yuvarlak kürk şapkalar, düşük şapkalar, türbanlar ve fesler birbirlerini selamladılar. Zaman zaman onlara, Rabi Kook sokağından , Sukkat Şalom'dan , Even Yisrael'den ve Nahlat Şiva Bölgesinden ve insanların kötü bir alışkanlıkla Konsüller sokağı dedikleri Peygamberler Sokağından, ayrıca yetkililerin henüz isim bulamadığı diğer sokaklardan gelen taze yüzler de katıldı. Bütün gün boyunca insanlar, sıcak yüzünden evlerine hapsolmuştu. Şimdi gün geçip de güneş gücünü kaybederken, Yeruşalayim'in Gan Eden'den ödünç aldığı Şabat günbatımının pırıltılı atmosferinden bir parça tatmak istiyorlardı. Yalnız bir sokağa gelene kadar onlarla ilerledim.

2.

Yolda ilerlerken, yaşlı bir adam dikkatimi çekmek için penceresine tıkladı. Başımı çevirdim ve pencerede Dr. Yekutiel Ne'eman'ın durduğunu gördüm. Büyük bir zevkle oraya yöneldim. O büyük bir alimdi ve sözleri hep çok güzeldi. Ama oraya ulaştığımda, ortalıktan kaybolmuştu. Yanıma gelip beni selamlayana kadar evine bakıp durdum. Ben de karşılığında onu selamladım ve ondan duymaya alıştığımız muhteşem düşünceleri duymayı bekledim.

Dr. Ne'eman bana karım ve çocuklarımın nasıl olduğunu sordu. Derin derin içimi çekip cevap verdim: "Bana derdimi hatırlattınız. Hala ülke dışındalar ve İsrael Topraklarına geri gelmek istiyorlar."

"Eğer geri gelmek istiyorlarsa, neden gelmiyorlar?" diye sordu.

Yine içimi çekip " Biraz gecikme var" diye yanıtladım.

"Genellikle gecikmeler eğri yollardan doğar."dedi kafiyeli bir şekilde ve beni azarlamaya başladı: "Sende bir tembellik var, bu yüzden kendini , onları geri getirmeye adamıyorsun. Bunun sonucunda karın ve çocukların babasız ya da eşsiz olarak dolaşırken , sen de eşinden ve çocuklarından ayrı kalıyorsun."

Utançla yere baktım ve hiçbir şey diyemedim. Sonra başımı kaldırdım ve gözlerimi ağzına çevirdim ve bana teselli edici bir kaç söz söylemesini umut ettim Dudakları hafifçe aralandı ve gri, ince sakalı, denizin köpürmeye başladığında aldığı hal gibi kırışıp dalgalanırken, bir çeşit bastırılmış azar çıkar gibi oldu aralarından. Bu tür ufak sorunlarla onu huzursuzlaştırıp, gazabını üzerime çektiğime pişman oldum. Ve kendi kendime tavsiyesini alıp kitabı hakkında konuşmaya başladım.

3.

Onunkisi, hakkındaki görüşlerin büyük ölçüde ayrılmış olduğu bir kitaptı. Bazı alimler, kitaptaki Tanrı'nın ağzından (....) çıkmış gibi yazılı sözcükleri, aslında Yakutiel Ne'eman'ın ,O'nun söylediklerine bir şey ekleyip çıkarmadan yazdığı görüşündeydi. Ve Yekutiel Ne'eman'ın da açıkladığı buydu. Ama durumun böyle olmadığını, Ne'eman'ın hepsini kendisinin yazdığını ve bu sözleri hiç görmediği Tanrı'ya atfettiğini iddia edenler de vardı.

Burası, kitabın doğasını açıklamanın yeri değil. Ama şunu itiraf etmeliyim ki, ilk ortaya çıktığından bu yana dünya biraz daha iyileşti. Bazı insanlar davranışlarını bir şekilde geliştirdi; öyle ki bütün ruhunu ve vücudunu her şeye, burada anlatılan şekilde adayanlar da oldu.

Dr.Ne'eman'ı daha mutlu etmek için, kitabının güzelliklerinden söz etmeye başladım ve "Herkes, bunun ne kadar muhteşem bir çalışma olduğunu ve hiçbir şeyin ona benzemediğini itiraf ediyor" dedim. Yakutiel yüzünü başka tarafa çevirdi ve kendi yolunda ilerledi. Ben de, orada söylediklerimden dolayı büyük bir vicdan azabı duyarak acı içinde içimi yiyerek durdum.

Ama Dr. Ne'eman'ın benden duyduğu rahatsızlık uzun sürmedi. Tam uzaklaşmaya yeltenmişken, postaneye götürülecek, taahhütlü posta ile gönderilecek bir paket dolusu zarfla geri geldi. Mektupları göğsümdeki cebe koydum ve görevimi tam olarak yerine getireceğime dair bir söz olarak elimi kalbimin üstüne koydum.

4.

Yolda, Çalışma Evi'nin önünden geçtim ve akşam dualarını söylemek için içeri girdim. Artık güneş tamamen batmıştı ama mum henüz yakılmamıştı. Yas tutan Moşe'nin görüş alanında, topluluk Tora çalışması ile meşgul değildi, tartışıp şarkılar söyleyerek zaman geçiriyordu.

Yıldızlar ortaya çıkmıştı bile, ama henüz mutlak karanlık binanın içine girmemişti. Mumlar yakıldı ve topluluk, akşam dualarını söylemek için ayağa kalktı. Şabat gününün sonlandıran Avdala töreninden sonra, postaneye gitmek için kalktım.

Bütün bakkallar ve diğer dükkanlar açıktı ve her yerde insanlar küçük dükkanlara doluşmuştu. Ben de bir şişe soda alıp serinlemek istedim ama mektupları göndermek için acele ettiğimden , arzumu kontrol altına alıp içmeden işimi halletmeyi tercih ettim.

Açlık beni sıkmaya başladı. İlk başta gidip yemek yemeği düşündüm bir an. Başladıktan sonra fikrimi değiştirdim ve ilk önce mektupları göndermeye, ardından yemek yemeğe karar verdim. Yoldayken kendi kendime, Eğer Ne'aman aç olduğumu bilseydi ilk önce yememi isterdi diye düşündüm. O anda geri dönüp lokantaya yöneldim.

İki üç adım atmamıştım ki, hayal gücünün kuvveti geldi. Ne hayal etti ki! Ne hayal etmedi ki! Birdenbire gözlerimin önünde bir hasta yatağı belirdi. Kendi kendime bir yerlerde bir hasta olduğunu, ve bundan haberi olan Dr. Ne'eman'ın ona bir reçete yazdığını ve şimdi benim de bu reçetenin içinde olduğu mektubu hemen postaneye yetiştirmem gerektiğini düşündüm. Bunun üzerine postaneye koşmaya başladım.

Koşarken durup, etraftaki tek doktor o mu diye düşündüm . Ve eğer öyleyse bile, reçetenin kesinlikle işe yarayacağına söz mü vermiştiş Ve eğer işe yarayacaksa bile, bütün gün ağzıma tek lokma koymamış olan ben, yemek yemeği ertelemek zorunda mıydımş Bacaklarıma o sırada bir ağırlık çöktü. Hayal gücümün zoruyla yemek yemeğe gitmemekle beraber, mantığımın zoruyla da postaneye gitmiyordum.

5.

Orada ayakta durduğumdan, içinde bulunduğum durumu düşünmek için zamanım vardı. İlk önce ne yapmam gerektiğini tartmaya başladım ve aç olduğumdan, önce lokantaya gitmeye karar verdim. Yüzümü lokantaya çevirdim aklıma başka bir düşünce gelmeden, koşar adımlarla oraya yürümeye başladım, zira insanın düşünceleri genellikle harekete geçmesini geciktirebilir. Ve düşüncelerimin aklımı karıştırmaması için, lokantadaki bütün o güzel yiyeceklerin hayalini kurarak , kendime iyi bir tavsiye verdim. Kendimi masada otururken, yiyip içerken ve eğlenirken görebiliyordum bile. Hayal gücünün kuvveti bana yardım etti ve ben, normal bir insanın yiyebileceğinden çok daha fazlasını hayal etmeyi ve yiyecek içecek her şeyin tadını adeta almayı başardım. Şüphesiz niyetim en iyisini amaçlamıştı ama aç bir adama bütün yiyecek içecekler gösterilip de bunlardan zevk alma şansı verilmezse nasıl mutlu olabilir ki? Belki rüyasında bu şekilde tatmin olabilir ama uyandığında ne olacağı şüphelidir.

Durum böyleyken, ne yiyip içeceğimi düşünerek lokantaya geri gittim. Yüreğimde, hoş bir mekanda kendime özel bir masada , yiyip içmekle meşgul hoş insanlar arasında oturacağımdan dolayı bir mutluluk vardı . Belki orada, iyi bir tanıdığa rastlardım ve beraber yürekleri tatmin eden ve ruha yük olmayan tatlı bir sohbete dalardık. Dr. Ne'eman'ın bir şekilde yüreğime ağırlık çöktürdüğünü size söylemiştim.

Dr.Ne'eman'ı hatırlayınca mektuplarını da hatırladım. Arkadaşımla sohbete kendimi çok kaptırıp mektupları göndermeyi unutacağımdan korktum. Ve fikrimi değiştirip ilk önce postaneye gidip görevimi bitireyim dedim, böylece rahatça oturabiliriz ve mektuplar aklımı meşgul edip durmaz.

6.

Ayaklarımın altındaki yol bir ilerleseydi, işimi hemen tamamlamış olurdum. Ama yer yerinde kaldı ve postaneye kadar yayan gitmek oldukça zordu. Çünkü yol tümseklerle, çukurlarla, taş toprakla dolu, çok bozuk bir yoldu. Oraya ulaşıldığında da bütün posta memurları hiç acele etmeye çalışmaz, herkesi bekletirlerdi. Yaptıkları her ne ise, bitirdiklerinde de , bütün yemekler soğurdu ve siz de yiyecek hiç bir şey bulamadığımızdan aç kalmaya mahkum olurdunuz. Ama ben bunları hiç düşünmeyerek postaneye yöneldim.

Önünde iki yol olan bir adamın durumunu anlamak kolaydır: birini seçse, sanki diğer yönde gitmesi gerektiğini hisseder ama diğerini seçse , aklı birincisinde kalır. Uzun vadede gitmesi gerektiği yolu gider. Şimdi, postaneye giderken, bir anlığına tereddüt edip kendi önemsiz işlerime, Dr.Ne'eman'ınkilere göre öncelik tanımak istediğimi düşündüm. Ve kısa bir süre sonra kendimi postanenin önünde buldum.

7.

Tam içeri giriyordum ki, bir at arabasının yaklaştığını gördüm. İçinde bir adam oturuyordu. Yerimde kalakalıp hayretle bakakaldım, şimdi, şehirde bir at nalı bile bulunmazken adamın teki, iki atlı bir arabayla dolaşıyordu. Ama bundan daha da şaşırtıcısı, gelip geçenlerle dalga geçmesi ve atlarını kaldırım boyunca sürmesiydi.

Gözlerimi kaldırdım ve bunun Bay Gressler olduğunu gördüm. Bu Bay Gressler ülke dışındaki bir tarım okulunun başkanıydı, ama orada at sürerdi. Burada ise at arabasıylaydı. Ülke dışındayken köylülerin kızları ve basit insanlarla dalga geçerken, burada, İsrael Topraklarında ise herkesle dalga geçiyordu. Ama yine de akıllı ve kibar biriydi. Oldukça duygusal olmasına rağmen, öğreniminin getirdiği mantık bu duygusallığını açığa çıkarmıyordu.

Bu Bay Gressler'da onu gören herkesin dikkatini çeken bir şey vardı. Yani, benim de etkilenmem şaşırtıcı değildi. Bu arada Bay Gressler, at arabasında arkasına yaslanmıştı, dizginler gevşekçe elindeydi ve atın arkasından sürükleniyordu. Bay Gressler, insanların her iki taraftan geçişini ve gitmeleri gereken yerlere geri dönerlerken atların önüne fırlamalarını zevkle seırederken, etrafta kalkan toz atlarınkine karışıyordu. Bütün insanlar, sanki Bay Gressler sadece onları memnun etmek için dışarı çıkmış gibi neşe içindeydi.

Bu Bay Gressler benim tanıdığımdı, özel tanıdıklarımdan biri... Onu ne zamandan beri tanıyordumş Herhalde bilginin olgunluğuna eriştiğim günden beri . Karşılaştığımız günden beri birbirimizden hoşlanmaktan vazgeçmediğimizi söylesem abartmış olmam. Şimdi, onun gibi birçokları olsa da, bana her tür zevki gösterme zahmetine giriştiği için, beni diğer hepsine tercih ettiğini söyleyebilirim. Ben diğerlerinden sıkılırken, o bilge sözleriyle beni hayran bırakırdı. Bay Gressler'in öyle ayrıcalıklı bir bilgeliği vardı ki, başka yerde gördüğünüz bilgeliklerin tümünü küçümsemenize neden olurdu. Karşılığında hiç bir şey istemez, ama insanlar kabul ettiğinde kendisinden bol bol verirdi. Ah, beni eğlendirdiği zamanlar daha genç olduğum günlerdi ... ta ki evim yanana ve sahip olduğum her şey kül olana dek. Evimin yandığı gün, Bay Gressler oturup komşularımla kart oınuyordu. Bu komşu, dininden dönmüş bir Yahudi, bir tekstil tüccarıydı. O depolarıyla aşağıda yaşarken, ben kitaplarımla yukarıda yaşardım. Zaman zaman komşum bana gelip mallarına çok talep olmadığını, çünkü bütün kumaşlarının savaş zamanında üretildiği için kağıt gibi olduğunu; savaşın bittiği bu günlerde kumaşların yeniden normal yün ve ketenden yapıldığını ve kimsenin ilk giyişlerinde yırtılan giysileri giymek istemediğini anlatırdı. Ah, gerekli ham maddeyi bir alabilseydi. "Sigortalı mısın?" diye sordu Bay Gressler ona. "Evet sigortalıyım" diye cevap verdi. Konuşurlarken Bay Gressler bir sigara yaktı ve "Şu sigarayı, çöpe dönmüş kumaş yığınına at ve sigortadan paranı al" dedi. Gidip ateşe verdi ve bütün ev yandı. Sigortası olan o dininden dönen komşum , mallarının karşılığını alırken, sahip olduklarımı sigortalamamış olan ben bu olaydan çok kötü durumda çıktım. Yangından bana arta kalan her şeyi avukatlara harcadım , çünkü Bay Gresseler, evimi kurtaramadıkları, daha da kötüsü yangını daha beter hale getirdikleri için belediyeye dava açmam için beni ikna etti. O gece itfaiyecilerin bir partisi vardı ve hepsi de bardaklarını bira ve konyakla doldurarak sarhoş olmuştu. O kadar ki, yangını söndürmek için geldiklerinde daha da kötü hale getirmişlerdi.

Bazı nedenlerden dolayı bu olaydan sonra Bay Gressler'den biraz uzak kaldım ve bence ona karşı çok iyi davranmış oldum. Zira evimin yanmasına sebep olduğu için ona biraz kin duyuyordum ve kendimi Yekutiel Ne'eman'ın kitabına adamıştım. O günler, İsrael Topraklarına gitmek için hazırlandığım ve bütün dünyevi işleri ihmal ettiğim günlerdi . Dünıevi işleri ihmal ettiğim için, Bay Gressler beni kendi halime bıraktı.Ama İsrael Topraklarına doğru yola çıktığımda karşılaştığım ilk kişi Bay Gressler'di, çünkü benimle aynı gemideydi. Ben fakirlerin seyahat ettiği alt kısımdayken, o zangiller gibi üstteydi.

Bay Gressler'i gördüğüme çok memnun olduğumu söyleyemem. Hatta, bana tek defalık işlerimi hatırlatacağından çok korkarak üzüntüye kapıldım. Bu nedenle, onu görmemiş gibi davrandım. Daha sonra gemide bile yollarımızın çok az kesiştiğini hatırlayarak, karada bu olasılığın daha da az olduğunu düşündüm. Ama gemi limana ulaştığında, mallarım gümrükte alıkoyulmuş, Bat Gressler gelip onları kurtarmıştı. Sonra Yeruşalayim'e gelene kadar benim bir çok işimi halletmemi sağladı.

O zamandan beri birbirimizi ziyaret ederiz. Bazen ben ona giderim, bazen de o bana gelirdi. Kimin kimi daha çok takip ettiğimi bilmem. Özellikle de karımın ülke dışında olduğu günlerde... O zamanlar yapacak hiç bir şeyim yoktu, o da her zaman müsaitti. Ve geldiğinde de gecenin büyük kısmını benle geçirirdi. Onunkisi, hoş bir arkadaşlıktı, çünkü olan biten her şeyden haberdardı ve olaylar daha gerçekleşmeden bana iç yüzlerini anlatırdı. Bazen yüreğim şüpheyle karışık bir korkuyla dolardı ama bunu göz ardı ederdim.

8.

Bay Gressler'i postanenin önünde gördüğümde ona işaret edip ismiyle seslendim. At arabasını durdurdu ve bana binmem için yardım etti.

Mektupları unuttum ve açlık da onunla beraber yok oldu gitti. Ya da belki de mektupları ve açlığı görmezden gelmedim de, bir süreliğine kenara koydum.

Ona uygun bir şekilde konuşmaya başlamadan önce Bay Hophni bize yaklaştı. Bay Gressler'a atları bir kenara çevirmesini rica ettim çünkü bu Bay Hophni, etrafı rahatsız eden biriydi ve bizimle fazla uğraşmasından çekinmiştim. Yeni bir fare kapanı icat ettiğinden beri , haftada iki üç kez, kendisi ve icadı hakkındaki yazılanları bana anlatmak için beni ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Ve ben zayıf bir insanım, ben, aynı şeyi iki kez duymaya dayanamam. Farelerin gerçekten baş belası oldukları ve fare kapanının bu kötülüğü uygun bir şekilde durdurabileceği doğru ama bu Hophni, beyninizi kemirmeye başladığında, emin olun fareleri fare kapancısına tercih edersiniz.

Bay Gressler, atlarını kenara çekmedi , hatta aksine, arabayı Hophni'ye doğru sürüp binmesi için işaret etti. Neden Bay Gressler bunu yapmayı düşünmüştüş Ya bana bir insanın sabırlı olması gerektiğini öğretmek için, ya da biraz eğlenmek için. O zaman da kendimi kesinlikle sabırlı hissetmiyordum, ayrıca eğlenme havamda da değildim. Ayağa kalktım, dizginleri elinden aldım ve atları farklı bir yöne çevirdim. Atları yöneltmede usta olmadığımdan, at arabası Bay Gressler'la benim üstüme yuvarlandı ve her ikimiz de sokağa yuvarlandık. Bağırıp çağırmaya başladım: "Dizginleri al ve beni buradan çıkart!" Ama o duymazlıktan gelip benimle yuvarlandı ve sanki benle çamurun içinde debelenmekten çok zevk alıyormuş gibi gülmeye başladı.

Bir arabanın gelip bizi ezmesinden korktum. Sesimi yükselttim ama Bay Gressler'in kahkahaları yüzünden duyulmuyordu. Ah başıma neler gelmişti! Bay Gressler, sanki atların ayağından çıkan tozlarla pislik içinde kalmaktan ve ölümle yaşam arasında çırpınmaktan zevk alırmış gibi gülmeye devam ediyordu. En sonunda feryatlarımı duyan biri gelip bizi kurtardı. Ayağa kalktım kemiklerimi bir araya toplamaya çalıştım ve yerimde durmaya çabaladım. Bacaklarım yorgun, ellerim kasılmış, kemiklerim kırılmış ve bütün vücudum yaralıydı. Kendimi zorlukla toparladım ve gitmeye hazırlandım.

Her tarafım ağrıdığı halde, açlığımı unutmamıştım. Önüme çıkan ilk otele girdim ve yemek salonuna girmeden önce üstümü başımı silkeledim, yaralarımı sildim ve ellerimle yüzümü yıkadım.

Bu otel, ferah odaları, ince tasarımı, hızlı servisi ,lezzeti yemekleri, mükemmel şarapları ve değerli konuklarıyla bütün şehirde ün salmıştı. Yemek salonuna girdiğimde, bütün masalar, yemek yiyip içen, şık ve genel olarak eğlenen insanlarla doluydu. Işık gözlerimi körleştirdi ve yemeğin kokusu aklımı karıştırdı. Kalbimi durdurmak için masalardan birinden bir şey aşırmayı düşündüm. Bunda şaşıracak hiç bir şey yoktu hem, çünkü bütün gün hiç bir şey yememiştim. Ama orada oturan herkesin ne kadar değerli ve önemli olduğunu gördüğümde , bunu yapacak cesareti kendimde bulamadım.

Bir sandalıe alıp bir masaya oturdum ve garsonun gelmesini bekledim. Bu arada, mönüyü alıp bir kere, iki kere, üç kere okudum. Aç bir adamın yiyebileceği ne kadar çok şey vardı ve yemek gelene dek ne kadar uzun bir süre geçiyordu! Zaman zaman etrafta dolaşan garsonlara baktım , hepsi de ayrıcalıklı insanlar gibi giyinmişlerdi. Kalbimi ve ruhumu onlar için hazırlamaya başladım ve onlarla nasıl konuşmam gerektiğini tartmaya çalıştım. Tek bir insan olsak da, her birimiz on dil konuşsa da ve hepsinden öte, İsrael Topraklarındaysak da...

9.

Bir saat, belki de biraz daha kısa bir zaman sonra, bir garson gelip selamladı ve "Ne isterdiniz beyefendiş" diye sordu. Ne mi isterdimş Ne istemezdim ki! Ona mönüyü gösterip istediğini getirmesini söyledim. Ama benim, her şeyi, seçmeden yiyen bir görgüsüz zannetmemesi için , ciddi bir tavırla, "ama bir tam ekmek" istiyorum diye ekledim. Garson başını salladı ve "size hemen getireceğim, size hemen getireceğim" dedi.

Garson geri gelene kadar bekledim. İçinde bir sürü güzel şeyin olduğu bir tabak getirmişti. Yerimden fırlayıp bir şeyler kapmak istedim. Garson ise gidip yemeği başkasının önüne koydu, sessizce her şeyi önünde hazırladı, onunla sohbet edip güldü ve adamın yemek sonrası için istediği içkileri not etti. Bir ara yüzünü bana çevirip, "Bir tam ekmek istemiştiniz değil mi bey efendiş Hemen getiriyorum." Dedi

Aradan uzun süre geçmeden, elinde deminkinden daha da büyük bir tepsiyle geri geldi. Onun benim için olduğunu anladım ve kendi kendime, Ne kadar uzun süre beklersen, ödülün o kadar güzel olur deyimini anladığımı düşündüm. Tam bir şeyler almaya hazırlanıyordum ki, garson, "Özür dilerim efendim, sizinkini hemen şimdi getiriyorum" dedi. Ve gidip yemeği, aynen demin yaptığı gibi, büyük bir dikkatle başka bir konuğun önüne koydu.

Kendimi kontrol altında tuttum ve başkalarının önünden bir şey kapmadım. Ve kimsenin önünden bir şey kapmadığım için, kendi kendime Ben başkalarının önünden almıyorum, başkaları da benden almayacak dedim. Kimse, bir başkası için hazırlanmış olana dokunmaz. Şimdi, bize gelene kadar biraz daha bekleyelim, tıpkı benden önce bekleyenler gibi. İlk gelen sırayı kapar.

Kısa bir süre sonra garson geldi. Ya da belki de gelen başka bir garsondu. O kadar açtım ki aynı garsonun geldiğini zannettim. Varlığımı hatırlatmak için sandalıemden fırladım. Yanıma gelip durdu ve sanki yeni bir konukmuşum gibi beni selamladı. Bu garsonun kim olduğunu merak etmeye başladım. Acaba yeni bir garson muydu yoksa siparişi verdiğim kişi miydiş Çünkü yeni bir garsonsa baştan sipariş vermeliydim, ama zaten sipariş verdiğimse sadece hatırlatmakla yetinecektim. Bunu düşünürken yanımdan uzaklaştı. Kısa bir süre sonra, elinde çeşit çeşit yemeklerle geri döndü, ama hepsi de sağımda ve solumda oturanlar içindi.

Bu arada, yeni müşteriler gelip oturdu ve her çeşit yiyecek içeceği ısmarladılar. Garsonlar koşup onların siparişlerini getirdiler. Ben önce geldiğim halde neden onlara siparişlerini benimkilerden önce getirdiklerini merak etmeye başladım. Belki bir tam ekmek istediğim içindi. Belki o anda bir tam ekmek bulunamıyordu ve fırından alabilecekleri zamana kadar bekliyorlardı. Küçük bir dilimle bile yetinebilecekken, bir tam ekmek istediğim için kendimi azarlama başladım.

10.

Olaydan sonra vicdan azabı duymanın yararı nedir? Yüreğimi rahatsız ederken , elinde , annemin- ruhu rahat olsun- Purim için pişirdiği türden ve hala tadını alabildiğim safranlı beyaz ekmek tutan bir çocuk gördüm. O ekmekten sadece bir lokma alabilmek için dünyaları verirdim. Yüreğim hala açlıkla duruyordu ve iki gözüm yiyip, zıplayan, etrafına kırıntılar saçan çocuğa dikilmişti.

Bir kez daha garson dolu bir tepsi getirdi. Bu sefer bana getirdiğinden emin olduğum için, sessiz ve önemli bir şekilde, yemeği için hiç de acelesi olmayan bir insan tavrıyla oturdum. Aman, tepsiyi bu sefer de benim önüme koymadı, gidip başka birine verdi.

Fırıncının henüz ekmeği getirmediğini düşünerek garsonu affetmeye başladım ve ona ekmeksiz de yemek yemeye hazır olduğumu söylemek istedim. Ama o kadar açtım ki ağzımdan tek bir sözcük çıkartamıyordum.

Birdenbire bir saat çalmaya başladı. Cebimden saatimi çıkardım ve saatin on buçuk olduğunu gördüm. On buçuk, tıpkı diğerleri gibi bir saatti ama buna rağmen titremeye başladım. Belki de Dr. Ne'eman'ın verdiği ve hala göndermediğim mektupları hatırlamıştım. Mektupları postaneye götürmek için telaşla yerimden kalktım. Ayağa kalkınca, elinde tabak çanaklarla, her çeşit yiyecek içecekle dolu bir tepsi taşıyan garsona çarptım. Garson sendeledi ve tepsiyi yere düşürdü. Tepsideki her şey, yiyeceklerin içeceklerin hepsi döküldü, bu arada garson da kayıp düştü. Konuklar o tarafa dönüp baktılar. Bazıları panik içindeydi, bazıları ise gülüyordu.

Otel yöneticisi geldi, beni yatıştırdı ve yerime oturttu ve farklı bir yemek getirilene kadar beklememi rica etti. Sözlerinden, yere düşürdüğüm garsonun taşıdığı yiyeceklerim benim için hazırlandığını ve şimdi de bana başka bir yemek getireceklerini anladım.

Ruhumu sabrettirmeye çalıştım ve bekleyerek oturdum. Bu arada ruhum bir yerden bir yere uçuyordu. Şimdi yemeğimi hazırladıkları mutfağa uçmuştu, şimdi de mektupların gönderileceği postaneye. O anda postanenin kapısı kapanmıştı bile ve oraya gitsem bile artık bir işe aramazdı Ama ruhum istediği yere uçmaya devam ediyordu, kimsenin giremeyeceği yerlere bile.

11.

Bana başka bir yemek getirmediler. Belki de hazırlayacak kadar zamanları yoktu, belki de garsonlar konukların hesabını yazmakla meşguldüler. Ne olursa olsun, yemek yiyenlerin bir kısmı masalarından kalktılar, dişlerini karıştırıp , esnediler. Dışarı çıkarlarken, bazıları bana şaşkınlıkla baktı, diğerleriyse sanki orada yokmuşum gibi, hiç ilgilenmedi benimle. Konukların sonuncusu da ayrıldığında, görevli gelip, tek bir ışık dışında, bütün ışıkları söndürdü. O ışık hafifçe yanıyordu. Bense, kemikler ve artıklarla, boş şişelerle dolu, kirli masa örtülü masada oturup yemeğimi bekliyordum, çünkü otel yöneticisi bana oturup beklememi söylemişti.

Orada otururken, mektupları, Bay Gressler ile yerlerde yuvarlanırken kaybedip kaybetmediğimi düşündüm. Cebimi yokladım ve kaybolmadıklarını gördüm. Ama çamur, toz ve şarapla kirlenmişlerdi.

Saat bir kez daha çaldı. Gözlerim yorgundu, lambadan duman çıkıyordu ve kara bir sessizlik odayı doldurdu. Sessizliğin içinden, kilidin içinde dönen bir anahtarın sesi geldi, tıpkı ete giren bir iğnenin sesine benziyordu. Beni odaya kilitlediklerini ve unuttuklarını, ertesi güne kadar dışarı çıkamayacağımı biliyordum. Gözlerimi sıkıca kapadım ve uykuya dalmak için çabaladım.

Uykuya dalmak için çabaladım ve gözlerimi sıkıca kapadım. Bir kıpırtı duydum ve bir farenin masanın üzerine zıplayıp kemikleri kemirdiğini gördüm. Şimdi, dedim kendi kendime, kemiklerle uğraşan o. Daha sonra masa örtüsünü kemirecek, sonra oturduğum sandalıeyi kemirecek ve sonra da beni kemirecek. İlk önce ayakkabılarımdan başlayacak, sonra çoraplarımla, ayaklarımla, baldırlarımla, kalçamla, ve sonra da bütün vücudumla devam edecek. Gözlerimi duvara çevirdim ve saati gördüm. Yeniden çalıp fareyi korkutmasını bekledim. Böylece fare bana ulaşamadan korkup kaçacaktı. Bir kedi geldi ve işte benim kurtuluşum dedim. Ama fare kediye hiç aldırmadı ve kedi de fareye dikkat etmedi. Biri kemiriyor, diğeri çiğniyordu.

Bu arada, lamba söndü ve kedinin gözleri, bütün odayı dolduran yeşilimsi bir ışıkla parladı. Titredim ve düştüm. Kedi ürperdi, fare ise zıpladı.Biri bir taraftan, diğeri bir taraftan, Her ikisi de alarma geçmiş bir şekilde bana bakıyordu. Birdenbire yürüyen atların ve at arabasının tekerleklerinin sesi duyuldu. Bay Gressler'in geri döndüğünü biliyordum. Ona seslendim ama bana cevap vermedi.

Bay Gressler bana cevap vermedi ve orada uykuya dalana kadar durdum. Gün doğduğunda, binayı temizlemeye gelen kadın ve erkek temizleyicilerin gürültüsüyle uyandım. Beni gördüler ve ellerinde süpürgeyle, şaşkınlık içinde bakakaldılar. Bir süre sonra gülüp, "Burada yatan bu adam da kimş" diye sordular. Daha sonra garson gelip, "Bir tam ekmek isteyen adam bu." dedi.

Kemiklerimi toparlayıp ayağa kalktım. Giysilerim kirliydi, başım omuzlarım üstünde bir külçe gibiydi, bacaklarım ağırdı, dudaklarım çatlamış, boğazım kuru, dişlerim ise açlıktan terlemişti . Ayağa kalkıp otelden sokağa çıktım ve o sokaktan da diğer sokaklara gittim, ta ki evine ulaşana kadar. Bütün aklım, Dr. Ne'eman'ın postalamam için bana verdiği mektuplardaydı. Ama o gün pazardı ve postane , memurların önemsemediği şeyler için kapalıydı.

Temizlendikten sonra yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıktım. O zaman tek başınaydım. Karım ve çocukların ülke dışındaydı ve yemeğimi hazırlama derdi de bana düşmüştü.

 
Ekle: facebook Ekle: twitter

Kendini Geliştirmenin Yolları

GÜLMEK CİDDİ BİR İŞTİR GÜLMEK CİDDİ BİR İŞTİR

Miladi Takvimi Çevir


    

İbrani Takvimi Çevir