|
Ev,
bir avluyu çevreliyordu. Avlunun ortasında, heybetli
dallarının altında bir sıra konulmuş
bir dut ağacı vardı.
Safta
Rifka’nın , Nurit isimli bir torunu vardı. Nurit büyükannesini
ziyaret ettiği zaman beraberce, dut ağacının altındaki
sıraya otururlardı.
Büyükannesine sarıldıktan sonra Nurit genellikle ondan şu sözlerle bir
şey isterdi: “Büyükanne lütfen şimdi bana bir
hikaye anlatır mısın? Lütfen ama!”
“Anlatacak
çok hikayem var” diye yanıtlardı Büyükanne, sonra
da gülümserdi. “Bugün hangisini dinlemek
istiyorsun?”
Nurit
karar verirken zorlanırdı. Büyükannenin tüm
hikayeleri çok ilginçti, fakat özellikle Büyükannesinin,
daha küçücük bir kız olduğu günleri dinlemekten hoşlanırdı.
Büyükannenin gözleri, hikayeyi anlatırken parlar ve
sesi, kadife gibi yumuşacık bir ton kazanırdı.
Yine
böyle bir gün, sırada otururlarken, Büyükanne Rifka,
Nurit’e şunları söyledi:
“Bugün
sana, daha önce hiç anlatmadığım bir hikaye anlatacağım.”
Büyükannenin anlattığı hikaye şöyleydi:
“Ben
küçük bir kızken de, burada, Yahudi mahallesinde, aynı
evde yaşıyordum. Babam, mahallenin hahamıydı
ve herkes, dua etmeye evimizdeki sinagoga gelirdi.
Çoğu insan, sorunlarını tartışmak ve tavsiyesini
almak için babamla konuşmaya gelirdi. Babam, herkesi
nazikçe karşılar, bilge sözleriyle de kendilerine yardımcı
olmaya çalışırdı.
Bir
gün babam, beni avluya çağırdı. Elinde bir torba vardı.
Torbayı açtı ve içinden bir fidan çıkardı. “Bu
fidan, çok genç bir dut ağacı” dedi. “Uzun zamandır
avlumuza bir ağaç dikmek istiyordum. Çocuklarımız ve
torunlarımızla birlikte hepimiz dut ağacının gölgesi
ve meyvelerinden faydalanacağız.”
Babama fidanı avluya dikerken yardım ettim. Ağaç
çok çabuk büyüdü. İlk başta, boyu sadece benimki
kadardı. Sonradan çok hızlı uzadı. Herkes ağacın
etrafında toplanırdı. Çocuklar, misketleri ve oyuncak
bebekleri ile gölgesinde oynardı. Büyükler de, sıraya
oturur, sohbet eder, kahve ya da çay içerlerdi. Yahudi
mahallesindeki herkes, her sabah babamı dut ağacının
altındaki sırada otururken bulabilirdi. Orada oturur ve
kendisinden yardım isteyenlere öğütte bulunurdu.
Ben on yaşıma geldiğimde, Yahudi mahallesinde
Yahudiler aleyhine bazı vahşi olaylar gerçekleşiyordu.
Yahudiler, İsrael Toprakları üzerinde bir Yahudi
devleti kurmak istiyorlardı. Araplar ise bunu kabul
etmiyordu. Kısa zamanda bir savaş patlak verdi. Bizi
korumak için mahalleye Yahudi askerler geldi. Durum
genellikle çok ürkütücüydü.
Bir sabah, avluya askerler girdi ve tüm komşularımızın
burada toplanmasını istedi. Komutan üzgün bir sesle,
“sizi daha fazla koruyamayacağız artık” dedi. “Bütün
Yahudiler, Yahudi mahallesini birkaç saat içerisinde
terketmeli. Herkes yanına ne taşıyabilecekse onu almalı.
Tam öğle vakti, Sion Kapısında toplanacağız ve Yeruşalayim’de
Yeni Şehre gideceğiz.”
Bu
konuşmanın ardından ortalığa derin bir sessizlik çöktü.
Herkes birbirine üzgün bir şekilde bakıyordu. Sonra
insanlar tek kelime bile etmeden evlerine döndü. Kapı
komşumuz babama yaklaştı ve şunları söyledi:
“Sefer
Tora’yı kurtarmalıyız”.
“Tabii
ki”, diye yanıtladı babam. Tabii ki onu da yanımızda
alacağız.”
Ne
olduğunu anlayamamıştım. “Nerede yaşayacağız?”
diye sordum. “Evimize ne olacak?” Baba, yanıt vermek
yerine, sadece bana sıkı sıkı sarıldı. Yüzündeki
ifade, çok üzgündü.
Evimize
girdiğimizde, annemin açık bir dolabın önünde durduğunu
gördük. “Neler almalıyız?” diye sordu. “Geride
ne bırakmalıyız?”. Sesi hıçkırıklarla boğuluyordu.
“Sadece
önemli olanları al” dedi Babam. “Herkes sadece bir
çanta taşıyabilir”. Babam ve annem birbirlerine baktılar.
Annemin gözlerinin ıslak olduğunu gördüğümü düşünüyordum.
Sonra annem bir valiz indirdi ve içine eşya koymaya başladı.
Kendisine yardım etmek istedim, ama bana karşı koydu ve
“Rifka, odana git ve ne almak istiyorsan topla. Hemen şimdi”
dedi.
Odama
gittim ve dolabı açtım. Şabat için sakladığımız,
beyaz yakalı özel elbisemi ve ona uygun ayakkabılarımı
aldım. Daha sonra en sevdiğim iki kitabımı seçtim ve
hepsini anneme getirdim. “Biraz daha fazla elbise alman
gerekiyor sanırım” dedi annem yumuşak bir sesle.
“Bir daha ne zaman eve döneceğimiz belli değil”.
Valizimizi topladığımız zaman avluya çıktık.
Elinde bir Sefer Tora bulunan babam, yan kapıdaki komşularımızla
birlikte bizimle bekliyordu. Komşularımızın da elinde
Sefer Toralar vardı.
Sokaklar, kendi bohçalarını taşıyan ailelerle dolmuştu.
En küçük çocuklar bile bir şey taşıyordu.
Yola koyulmadan hemen önce, avluya ve ortasındaki
dut ağacına baktım. Endişeyle, “biz yokken ağacı
kim sulayacak?” diye düşündüm.
Babam
“Rifka, acele et” diye sesleniyordu. Ağaca son bir
kez baktıktan sonra, sokağa koştum ve annem ile tüm
komşularımızın yanına vardım. Babam, kalabalığın
başında dimdik duruyor, herkesin görebilmesi için de
Sefer Tora’yı havaya
kaldırmış bir şekilde tutuyordu. Daha sonra ağır ağır
Sion Kapısına doğru yürümeye başladık.
Sion
Kapısında, herkes babamın etrafında toplandı. O ise,
titreyen bir sesle şunları söyledi:
“Bir
gün Eski Şehirdeki Yahudi Mahallesine geri döneceğiz.
Yahudiler, Kral David zamanından beri Yeruşalayim’de
yaşamışlardır ve kimse bizim burada yaşamamıza engel
olamaz.”
İnsanların
ağzında eski ilahilerin sözleri dolaşmaya başlamıştı.
“Seni unutursam, ey Yeruşalayim, bırak sağ elim hünerini
unutsun, seni hatırlamazsam bırak dilim damağıma
yapışsın”. Hıçkırıkları boğazına düğümlenen,
babam, Umut Şarkısını söylemeye başladı, hemen
arkasından herkes ona eşlik etmeye başlamıştı.
Böylece
Eski Şehirden ayrıldık. Uzun yıllar Yeni Şehir’de
yaşadık, fakat Yeruşalayim’in eski kısmındaki
Yahudi Mahallesindeki evime karşı her zaman derin bir özlem
duydum. Babam, Yeruşalayim’deki Yeni Şehir’de
kendini hiçbir zaman yuvasında hissetmedi. Eski evimizi
ziyaret bile edemediğimiz gibi dut ağacını sulamaya da
gidemiyorduk, çünkü artık Eski Şehir ile Yeni Şehri
yüksek bir beton duvar ayırıyordu.
Bulutsuz günlerde, sık sık Yeni Şehir’deki
evimizin çatısına çıkar ve Yahudi Mahallesine bakardık.
Eliyle işaret ederek “işte evimiz” derdi babam.
Parmağının gösterdiği yere bakardım. Fakat ne kadar
çabalarsam çabalayayım, gördüğüm ev ile ağacın
gerçekten bizim evimiz ve dut ağacımız olup olmadığına
emin olamazdım.
Yaklaşık yirmi yıl kadar sonra, Altı-Gün Savaşı
başladı. Sonunda, Yeruşalayim tekrar birleşti ve tek
bir şehir oldu. Eski Şehir ile Yeni Şehir arasındaki
duvar yıkıldı ve tekrar Yahudi Mahallesine döndük. O
günü hiçbir zaman unutamayacağım.
Eski
Şehre doğru yollara koyulmuş akın akın insan sokakları
doldurmuştu. Yürüyorlar ve şarkılar söylüyorlardı.
Bazılarının ellerinde Sefer Tora’lar vardı. Ailemiz
de Eski Şehre geri döndü fakat babam o günü görecek
kadar yaşayamamıştı.Sefer Tora’ları
dostlarımız ve komşularımız Yahudi mahallesine
taşıdılar.
Babamın Yahudi mahallesinden ayrıldığımız gün
Sion Kapısında söylediklerini hatırladım. Kendisiyle
kafamda konuşmaya başladım: “Baba, tıpkı söylediğin
gibi tekrar Yahudi Mahallesine döndük. Bir kere daha
sinagogumuzun kapılarını açıp SeferTora ‘ları
kutsal dolaba koyacağıma
söz veriyorum.”
Evimize
vardığımız zaman, kendisinin eski ve harabe bir görünümde
olduğunu gördük. Avludaki dut ağacı hala dimdikti.
Kurumak üzereydi, fakat hala birkaç yaprağı sallanıyordu.
“Sana iyi bakmamışlar” diye fısıldadım. “Hem de
hiç iyi bakmamışlar.” Bir kovaya su doldurdum ve ağacın
gövdesinin dibine döktüm. “Ben sana iyi bakarım“
diye fısıldayarak konuşmaya devam ettim. “Tıpkı bir
zamanlar olduğu gibi tekrar yemyeşil ve
canlı olacaksın”
Safta
sözlerini bitirdi. Ağaca baktı. Nurit de onunla beraber
gözlerini ağaca çevirdi. “Şimdi gerçekten de canlı
ve yemyeşil” dedi Nurit. Eve baktı ve şu soruyu
sordu: “Büyükanne, sen küçük bir kızken gerçekten
her şey aynen buradaki gibi miydi?”
“Evet”
diye yanıtladı Büyükanne. “Buraya geri geldiğimiz
zaman, tüm eski çanak çömlekleri topladık, eski
mobilyaları tamir ettik ve evi eskiden nasılsa o şekilde
düzenledik. Şu anda evimiz çok yeni değil ama tamamen
eski de değil.”
|