BOZULAN NİŞAN

   


            Çocukken, babamın habercisi olarak çalışırdım ve çoğu zaman Din Tora toplantılarına ya da dini mahkemelere katılacak insanları çağırmak üzere ben gönderilirdim. Bu  olaylardan birini asla unutmam.

 Bir gün batılı tarzda giyinmiş genç bir adam, babamı görmeye geldi ve Krochmalna Caddesi, 13 numarada oturan nişanlısının yargılanmak üzere çağırılmasını istediğini söyledi. Babam da hemen o adrese gidip, kızla babasını bizim eve getirmemi söyledi.  

            Krochmalna Caddesi, 10 numaradaki evimizden, bana verilen adrese gitmem için yalnızca karşı kaldırıma geçmem yeterliydi. Öte yandan 13 numaralı ev,             serserilerin, hırsızların ve çaldıkları  malları satmaya çalışan sahtekârların kaynadığı Krochmalna Meydanının yanıbaşındaydı. Meydana bakan evler, bir sürü genelevin de tam ortasında kalıyordu. Burada, yasal ticaret bile el altından yürütülüyordu: biri bir çatse – çikolata kaplı, gofrete benzer bir bisküvi – almak istese, satıcılardan biri, ona içinde piyango numaralarıyla dolu bir şapka uzatır ya da bir çarkıfelek çevirmeyi önerirdi. Ama aynı zamanda bu evlerde, saygıdeğer adamlar, dindar kadınlar ve namuslu genç kızlar da otururdu. Hatta burada birkaç tane Hassidik çalışma odası bile vardı.

            Yazdı. Meydan kalabalıktı. 13 numaralı evin bahçesinde, çocuklar eğleniyorlardı. Oğlanlar hırsız-polis ya da kovalamaca, kızlar da seksek ya da top oynuyorlardı. Çember çevirme yarışının birincisine ödül olarak bir avuç fıstık veriliyordu. Oyunlardan birine katılmamak için kendimi zor tuttum. Ama bir haberci, görevini yerine getirmelidir... Merdivenleri hızla çıktım. Binanın ilk katı oldukça güzel görünüyordu. Ama üst katlara çıktıkça, duvar boyasındaki çatlaklar, merdivenlerdeki pislikler ve tırabzanlardaki kırıklar giderek artmaya başladı. Dairelerin kapıları ardına dek açıktı. Mutfaklardan, yemek kokuları yayılıyor, havanların ve dikiş makinelerinin sesleriyle, terzi kadınların söyledikleri ya da gramofonlardan yükselen şarkılar duyuluyordu. Çağırmak üzere gönderildiğim insanlar, bir tavanarasında yaşıyorlardı. Kapıyı açtığımda, upuzun ve kapkara sakallı bir adam ve modern sayılabilecek giysiler giymiş bir genç kızla karşılaştım. Adam masada oturmuş, yemeğini yiyordu. Genç kız, adama et suyu ya da sebze çorbası servisi yapıyordu. Adam öfke dolu gözlerle bana baktı.

            “Ne istiyorsun?”

            “Bir Din Tora toplantısı için, Hahamın evine çağırılıyorsunuz.”

            “Çağıran kim?”

            “Kızınızın nişanlısı.”

            Adam bir şeyler mırıldandı. Kız da bana sinirli bakışlar fırlattı.

            “Pekala, şimdi ne yapacağız?” diye sordu, babasına.

            “İnsan bir yere çağırılınca, gitmelidir!” diye yanıtladı babası, öfke içinde.

            Yemeğini bitirip, bir çırpıda şükran duasını okudu. Genç kız üzerine bir palto giydi ve aynanın karşısına geçip, saçını topladı. Sonra üçümüz birlikte evden çıktık. Genellikle bu gibi durumlarda çağırılmış olanlar, benimle tartışmaya başlarlardı. Oysa bu kez, genç kızla babası sessizliklerini bozmadılar – ürkütücü bir sessizlik içindeydiler. Böylece onları evimize getirdim. Babam, adama oturmasını söyledi. Genç kız ayakta durdu: babamın çalışma odasında kadınlara yer yoktu.

           

 

            Babam alışılmış sorularını sormaya başladı.

            “Davacı kim?”

            “Davacı benim,” diye yanıt verdi genç adam.

            “Pekala, istediğin nedir?”

            “Nişanımızı bozmak istiyorum.”

            “Neden?”

            “Çünkü nişanlımı sevmiyorum,” dedi genç adam.

            Babam üzgün görünüyordu. Ben kızarmıştım. Babası ne denli ağır, esmer tenli ve kabaysa, genç kız da o kadar nazik, açık tenli ve yumuşacıktı. Çikolata ve parfüm kokuyordu. Ayağında yüksek ve ince topuklu ayakkabılar vardı. Nasıl olur da bir insan, bu kadar güzel bir prensesi sevmediğini söyleyebilirdi? Demek ki genç adam züppenin biriydi. Neden güzel kızları umursasındı ki?

            Babam sakalını çekiştirdi. “Peki, başka?”

            “Hepsi bu, Rabi.”

            “Pek sen bu konuda ne söyleyeceksin?” Babam soruyu, öylesine farklı bir biçimde sormuştu ki, sorunun genç kıza mı, yoksa babasına mı yöneltilmiş olduğu anlaşılmıyordu.

            “Ben onu seviyorum,” dedi genç kız duygusuz, hatta öfkeli denilebilecek bir sesle.

            Babam genellikle, çabuk karar verebilen bir insandı. Çoğunlukla iki tarafı uzlaştırmaya çalışırdı. Ama bu durumda, ne tür bir uzlaştırma söz konusu olabilirdi? Bana baktı: gözlerinde, “Sen bu duruma ne diyorsun?” dermiş gibi bir ifade vardı. Son yıllarda, devlet tarafından seçilen, “resmi” hahamların, konuyu enine boyuna tartışmak üzere, taraflardan birini yanlarına çağırması adet haline getirilmişti. Babam, bu uygulamaya karşı olduğunu her fırsatta belirtmişti – ona göre karar vermekle yükümlü olan bir haham, davacı ya da davalılardan herhangi biriyle özel olarak konuşmamalıydı. Oysa şu an, “Lütfen benimle gel,” dediğini duyar gibiydim.

           

 

            Babam ayağa kalktı ve yaşlı adama, başıyla işaret etti. İkisi birlikte yan odaya gittiler. Peki ya ben – ben ne mi yaptım? Elbette ki peşlerinden gittim. Bir sır varsa eğer, onu ben de duymalıydım. Çalışma odasının kapısı aralık kalmıştı. Kulaklarımı yaşlı adamla babama dikmiştim, ama bu arada gözlerimi de bu genç ve güzel çiftten ayıramıyordum.

            Ve sonra, hayatımdaki en ilginç olayla karşılaştım. Güzel kız nişanlısına doğru yürüdü, bir süre konuştular, fısıldayarak tartıştılar ve sonra birden bire, odada bir tokat sesi yankılandı. Az sonra bir tokat sesi daha. Kimin önce vurduğunu hatırlamıyorum, ama her ikisinin de birer tokat attığını biliyorum, üstelik sakince – Krochmalna Caddesine uygun bir biçimde değil. Birbirlerini tokatlayıp, köşelerine çekildiler. Babam ne bir şey görmüş, ne de bir şey duymuştu. Kızın babasının bir şeyler sezinlediğini sanıyorum, oysa hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davrandı. Gözlerim dolmuştu. Hayatımda ilk kez aşk iksirinin, yetişkinliğin ve erkekle kadın arasındaki o gizemli çekimin ne demek olduğunu anlamıştım.

            Babamın: “Madem delikanlı evlenmek istemiyor, yapacak bir şey yok,” dediğini duydum.

            “Rabi, zaten biz de onu istemiyoruz,” dedi kızın babası, şikâyet edermişçesine. “Serserinin, savurganın, pisliğin teki. Başka kızlarla gönül eğlendiriyor. İşlemediği suç yok. Uzun zamandır ondan kurtulmaya çalışıyoruz, ama kızıma armağanlar aldı ve bu  armağanları ona geri vermek istemiyoruz. Kızım yalnızca bu yüzden onu hâlâ sevdiğini söylüyor. Aslında ona tahammül edemiyor – işte işin gerçeği bu. Ve armağanları geri vermek niyetinde değiliz.”

            “Ne tür armağanlar?”

            “Bir yüzük, bir kolye, bir broş.”

            “Belki aranızda anlaşabilirsiniz?”

            “Anlaşma falan yok! Hiçbir şeyi iade etmiyoruz! İşte bu kadar!”

            “Şey, anlıyorum. Şimdi git lütfen ve bana genç adamı çağır.”

            Sonra kızın babası çalışma odasına geri dönüp, genç adama, “İçeri geç!” diye homurdandı.

            Genç adam hızla yan odaya geçti.

            “Onunla gerçekten de evlenmek istemiyor musun?” diye sordu babam.

            “Hayır, Rabi.”

            “Belki de biri ikinizi yeniden barıştırabilir, ne dersin?”

            “Hayır, Rabi. Bu olanaksız.”

            “Barış, dünyanın temelidir.”

            Onunla barış yapmak mümkün değil.”

            “O iyi bir Musevi kızı.”

            “Rabi, henüz evlenmeden, para konusunda başımın etini yemeye başladı bile. Bakmam gereken yaşlı bir annem var ve nişanlım buna izin vermiyor. Kazandığım her kuruşun hesabını ona vermek zorundayım. Daha şimdiden böyleyse, ilerde nasıl olur kim bilir? İşlerim yoğun olduğunda, haftada kırk ruble kazanıyorum. Babası pintinin biri. Birikmiş yığınla paraları var. Amaçları herkesten para alarak geçinmek. Ne zaman onu bir restorana götürecek olsam, mönüdeki en pahalı yemekleri ısmarlıyor – açlıktan değil, yalnızca benden faydalanmak için. Ona bir armağan  götürmeden evlerine gidecek olsam, babası öfkeden deliye dönüyor. Hatta Purim’de ona ne almamı istediğini bile söyledi. Ve her konuda böyle. Sürekli, onları kandırmaya çalıştığımı sanıyorlar... Asla böyle insanlar olduğunu bilmezdim. Tüm bunlar niye? Ben cimri bir insan değilim ki. Nasıl olsa sahip olduğum her şey, eninde sonunda onun olacak. Ona kolyeyi armağan ettiğimde, değerini biçmek için bir kuyumcudan öbürüne koştu. Rabi, ben böyle bir kadınla evlenmek istemiyorum!”

            “Öyleyse bu nişanı gerçekten de bozmaya kararlısın?”

            “Evet, Rabi.”

            “Peki ya armağanlar?”

            “Bırak, onda kalsınlar.”

            “Anlıyorum. Gel de çalışma odasına geçelim.”

            Babam çalışma odasına dönünce, olanları gözden geçirdi. Yan odaya geçtiğinde bu iki insan hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Şimdiyse her şey apaçık ortadaydı. Her iki taraftan da, kararını onaylamalarını istedi. Yaptığı işin karşılığında ücretinin aldı. Babama göre, her iki taraf da birbirini istemediğine göre, evlilik antlaşmasını yerine getiremeyeceklerdi. Öte yandan armağanlar gelinde kalacaktı.

            Genç kız, verilen karardan memnun bir ifadeyle sırıttı. Gözlerinde altın rengi pırıltılar görür gibi oldum. İşte tam o sırada kulaklarındaki küpeleri ve parmağındaki tektaş yüzüğü fark ettim.

            “Rabi, delikanlının bize yasal bir af mektubu vermesini talep ediyorum,” dedi kızın babası.

            Anımsadığım kadarıyla, bozulan her nişanda olduğu gibi, her iki taraf da birer af belgesi yazdılar. Her ikisi belgeyi imzaladılar – bu, Krochmalna Caddesi için oldukça alışılmadık bir şeydi. Her şey bittikten sonra, genç adam yerinden kalkmadı. Anlaşılan, genç kız ve babasıyla birlikte çıkmak istemiyordu. Baba, kızına döndü, “Hadi, acele et, gidelim!”

            Sonra genç kız, yıllar boyunca hafızamdan silinmeyen bir şey söyledi. Bir çırpıda, “Bir daha, senin gibi biriyle tanışırsam, iki bacağımı kıracağım!” dedi.

            Ve o zamanlar henüz küçük bir çocuk olmama karşın, kızın hâlâ delikanlıyı sevdiğini anlamıştım. Nişanın bozulma nedeni yalnızca, babasının açgözlülüğüydü.

 

 

YUKARI

   

BİTTİ !