|

|
|
|
|
|
|
|
Lag
Ba Omer
|
|
|
|
B
C D E F
|
A |
|

|
Çocuklar,
buraya gelin, size harika haberlerim var!” dedi hocamız
Ölüm Meleği Ribi Yudel, Lag Ba Omer’den bir gün önce;
bizler de ribimizin bize vereceği güzel haberleri duymak
için kulaklarımızı dört açtık.
Sanırım çocuklar, öncelikle size ribimi
anlatmamı, onun neye benzediğini söylememi istiyorsunuz
– merak etmeyin anlatacağım, yalnızca ona neden Ölüm
Meleği dendiği konusunda beni fazla sıkıştırmazsanız. |
|
Akıllı çocuklar
bunun yanıtını kendi kendilerine bulacaklardır: işin
aslı
ribimizden bir Ölüm Meleğiymiş kadar korkardık.
Ama ardından, neden
kendisinden bir Ölüm Meleğiymiş kadar korktuğumuzu
soracaksınız? Nedeni, etimizi kanatana dek bizi kırbaçlıyor
olmasıydı. Neden bizi kanatana dek kırbaçlıyordu
peki? Büyük olasılıkla bunu hak ediyorduk; ders çalışmak
istemiyorduk. Peki neden ders çalışmak istemiyorduk?
Çünkü bizler sürekli sorun çıkaran çocuklardık.
Hocamız “Ölüm Meleği Ribi Yudel” diye çağırılıyordu
ve görünüşte bir Ölüm Meleğini andırmasa da, bu
ismi kesinlikle hak ettiğine emin olabilirsiniz. Ufak
tefek, zayıf bir adamdı, tıpkı kuru bir incir gibi. Yüzü
tıpkı geçen yıldan kalma bir Sukot dalı gibi koyu yeşille
sarı arası bir renkte
ve tıpkı bir hamursuz kadar inceydi. Yanakları içeri
göçüktü ve çenesinde yer yer biten, cılız bir keçi
sakalı vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, burnu
oldukça büyük sayılırdı, ince başlayıp, gittikçe
kalınlaşırdı, tıpkı bir koç boynuzu gibi. Ve bir
tokmağı andıran ademelması, sürekli bir aşağı bir
yukarı gidip gelirdi, sanki bir fare yutmuş gibi.
“Yarın ne gün?” diye şakıdı ribi, başını
eğip, tek gözünü kırparak.
“Lag Ba Omer!” diye haykırdık, hep bir ağızdan,
“me-me-me!” diye meleyen küçük keçiler gibi.
“Lag Ba Omer ne zamandır?” diye sordu, şakıyan
sesiyle.
“Şavuot’tan otuz gün önce,” diye yanıt
verdik.
“Lag Ba Omer’de okul çocukları ne yapar?”
“Okul çocukları, Lag Ba Omer’de toplanıp,
piknik yaparlar.”
“Peki, Lag Ba Omer’de, başka ne yaparsınız?”
“Oklarımızı, yaylarımızı ve sapanlarımızı
yanımıza alır, şarkı söyleye söyleye köyden
çok uzakta, savaşmaya gideriz.”
“İşte böyle,” dedi haham, gözlerini açarak.
“İşte sizleri bu halinizle seviyorum! İşte bu şekilde
iyi çocuklar olursunuz! Ve işte bu yüzden sizi tam bir
buçuk gün boyunca özgür bırakıyorum.”
“Özgür” ve “bir buçuk gün” sözcüklerini
duyar duymaz, yerlerimizden fırlayıp,
koşarak eve gitmeye hazırdık. Ama ribimizin tek
bir bakışı, bizi yerlerimize zamklamaya, yetti de arttı
bile.
“Aha!” dedi ribi, ses tonunu değiştirerek,
“Şunlara bakın hele! Kaçıp kurtulmaya hazırlar!
Daha ‘özgür’ sözcüğünü duyar duymaz, okulun ne
anlama geldiğini unutup, vahşi keçiler gibi kaçışıyorlar
– hey, hey, hey! Sizi uyarıyorum, sakın ola... ne
demek istediğimi anlıyor musunuz? Eğer önlüğünüzde
bir tek leke, yüzünüzde tek bir çizik ya da haylazlık
belirtisi görecek olursam, size öyle bir...”
Sonra Ribi Yudel dolabından küçük kırbacını
çıkartıp, bize şöyle dedi, “Aslında biliyor
musunuz, çocuklar? Neden sözcükleri boşa harcayayım
ki? Size neden öğüt vereyim? Neden tehdit edeyim ki?
– Anlamsız! Nasıl olsa kesinlikle
sözümü dinlemeyeceksiniz ve ben de kesinlikle sizi kırbaçlamak
zorunda kalacağım. Öyleyse, gelin şöyle teker teker
uzanın da size önceden birkaç kamçı vurayım, olur
mu? Peki ya yetmezse ne olacak? Hiç merak etmeyin, Lag Ba
Omer’den sonra, aradaki farkı kapatacağıma emin
olabilirsiniz. Pekala çocuklar, hadi nazlanmayın, size
yalvarıyorum, pantolonlarınızın düğmelerini açmaya
başlayın, zaman kaybetmek günahtır, zaman su gibi akıp
gidiyor!”
Ve haham sakince, küçük kırbacının püsküllerini
incelemeye başladı, tıpkı Şabat akşamı talledinizin
püsküllerini incelediğiniz gibi, onları teker teker düzeltti
ve kırbacını havada birkaç kez salladı. sonra
yerinden kalkıp, uzun tahta sıraya doğru yaklaştı,
derin bir soluk aldı, artık işe koyulmaya hazırdı. Tıpkı
Avraam’ın, Yitshak’ı kurban etmeye götürdüğündeki
gibi, fazla beklemek zorunda kalmadık. Sırayla ayağa
kalktık, banka doğru gittik, pantolonlarımızı aşağı
sıyırdık, sessizce banka uzandık, tek bir söz bile
etmeden, gömlekler yukarı, yüzükoyun, sanki: “İşte
sevgili ribi, istediğiniz şey burada,” dermiş gibi.
“İşte seni bu halinle seviyorum, Yossele!”
dedi ribi bana, ilk uzanan ben olduğum için. Bana birkaç
hafif kırbaç darbesi vurmaya başladı, “İşte böyle,
kedicik... iki...üç...dört...beş... gördün mü? Farkında
mısın, ribin seni dövmeye başlar başlamaz, bambaşka
bir insan oluveriyorsun. Şimdi de, Mottele,” dedi kardeşim
Mottel’e, “Buraya gel! Bu Yossele ile Mottele’yi çok
seviyorum, çünkü onlara yalvarmak zorunda değilim.
Onlara ‘Uzan,’ der demez, uzanıyorlar. Şmulik, canım,
uzan, uzan seni aptal, fazla uzun sürmeyecek! Diasporamız
bu kadar uzun sürmeliydi! Ve sen Leybenyu, pantolonunun düğmelerini
açman neden bu kadar uzun sürüyor? Acele et! Avramele
tatlım, sana dünden de birkaç tane borcum var. Şimdi
ödeşmiş olacağız. Şimele! Üzerine binip gezdiğin o
keçi nasıl? Unuttuğumu mu sandın? Seni küçük şeytan.
Söyle Büyük Şeytana da gömleğini yukarı doğru sıyırsın.
Merak etmeyin erkek erkeğeyiz. Hadi gel buraya, Topele
Tutaritu! En sona sen kaldın diye çekinme sakın.
Nasıl olsa, hahamın yardımcısı olan baban da,
fazla onurlandırılmaya alışkın değildir...”
Kopel’i de kırbaçlamayı da bitirdikten sonra,
ribi doğruldu ve tıpkı bir kantor gibi, baş parmağını
ademelmasının üzerine koyup, düğünlerde damadı
altara çağırırken söylenen şarkıyı söylemeye başladı,
tıpkı kantor Herş-Ber gibi şakıyordu:
“Yaamod
a kosen yomtov Lipman barev Şalom İsak maftir! –
Maftir duasını okumak için, ayağa kalk ey damat, Şalom-İsak’ın
oğlu, bu senin mutlu günün! Her şey yolunda, utanmayın
Bay
Lipa, siz bar-mitvanızı
yapmış ve evlenmek üzere olan bir gençsiniz, üstelik
köstekli bir saatiniz ve gümüşten bir saat kılıfınız
da var, bu ikisinin birbiriyle ne ilgisi varsa. Lag Ba
Omer’in hatırına, lütfen bu bankın üzerine uzanın.
Size kesinlikle bir zarar vermeyeceğim, Tanrı korusun,
yalnızca birazcık kırbaçlayacağım, hepsi bu! Size söz
veriyorum, düğün gününüze dek yaranız iyileşmiş
olacak. Lipa kıpırdamadan dur, Lipa abartma, senin gibi
iri yarı biriyle uğraşacak gücüm yok benim! İşte böyle,
her şey yoluna girecek! Şimdi üzerinize çeki düzen
verin çocuklar, ellerinizi yıkayın, minha
duasına katılın ve evlerinize gidin. Ama sessizce,
nazikçe, doğru dürüst, yani benim sevdiğim gibi. Ve
Tanrı nasip ederse, yarın değil öbür gün, erken
saatte, açık zihinlerle burada olacaksınız, her şey
olması gerektiği gibi düzende olacak! Size dediklerimi
duydunuz mu? Eğer saçınızın tek bir teli bile olması
gereken yerde değilse!! İyi akşamlar, kendinize iyi bakın
ve hepinize iyi bayramlar! |
|
|
YUKARI
|
|
|
B |
|

|
Ertesi sabah, Tanrı
güneşi bize geri gönderdi ve sımsıcak, neşe dolu,
harika bir yaz günü yaşadık, Ştunkayla Gölünün yanındaki,
soğuk ve kasvetli Kasrilevka’da bile havanın pırıl pırıl
olduğu o yaz günlerinden birini. Gökyüzü açık mavi
renkteydi kuşlar cıvıldıyordu. Herkesin tek istediği
açık havaya çıkmaktı. Herkesin tek istediği,
çamurlu kasabadan olabildiğince uzaklaşıp,
kendilerini, çiçek basmış ağaçlarla süslü, Tanrının
yarattığı kuşlarının uçuşup, cıvıldadıkları
yemyeşil çayırlara atmaktı. |
|
O sabah,
kardeşim Mottel’le birlikte erkenden uyanmaya karar
verdik, hızla dualarımızı okuduk, kahvaltımızı bir
çırpıda midemize indirdik ve koşarak Lipa Şalom İsaklar’a
gittik. Neden mi Lipa Şalom İsak’a? Çünkü birincisi
Lipa Şalom İsak, aramızdaki en büyük öğrenci,
bar-mitsvasını yapmış ve nişanlı bir genç, üstelik
köstekli saati ve gümüşten bir saat kılıfın da var;
ikincisi de, her Cuma öğleden sonra, saklambaç,
birdirbir, uzun eşek gibi oyunlar oynadığımız, çok
geniş bir arka bahçeleri var.
Kardeşimle birlikte, Lipa Şalom İsaklar’a vardığımızda,
bizim bütün takım oradaydı (iki sınıftan, toplam kırk
dört kişiydik: Ölüm Meleği Ribi Yudel’in ve Ribi
Efraim Talin’in öğrencileri).
“İşte Yossele ile Mottele de buradalar! Hadi
neler getirdiğinizi gösterin bakalım!” dedi, Lipa Şalom
İsak, bir yandan da piknik için getirdiğimiz yiyecek
paketlerini açıp, her bir paketin içindekileri yüksek
sesle ve kafiyeli dizelerle sıralayarak:
“Mendl-fendl, göster bakalım bana, neler var
orada! İki yumurtalı simit, bir parça ballı kek, bir
yumurta ve altı kuruş.”
“En büyük İtzik, başka büyük yok! Git dükkâna,
al biraz daha! Vay, burada neler görüyorum, gerçek bir
hazine: iki kurabiye, üç yumurta, bir parça kuru pasta,
şekerli bisküviler, bademli bir simit ve bir avuç da fındık
– aman! Ve de tamı tamına on kuruş!”
“Yenkele-benkele-seni, seni, seni! Bakalım sende
neler varmış, aferin sana: bir ekmek, yarım tavuk ve
biraz da ördek yağı. Bu da ne? Bir matara dolusu içki
ha? Seni küçük şeytan, işte tam ihtiyacımız olan şey
bu!”
“Ovi-futter, pabucu yarım, çık dışarıya
oynayalım! Hadi göster, göster utanma! Ne yalnızca yarım
yumurta mı? Küçük bir parça ekmekle bal mı? Üstelik
bayat bir parça mı? Pekala, ver şunları, hiç fark
etmez! Lag Ba Omer pikniğinde hepimiz ortak sayılırız!”
“Topele Tutaritu! Bakalım sen bize neler
getirdin? Bir parça etmetle, bir diş sarımsat mı?
Neden annen, sana bu kadar az yemet verdi?” Lipa Şalom
İsak, Kopel’in ‘k’ ve ‘g’ harflerini söylememesini
taklit ederken, öbür çocuklar kahkahalarla gülmeye başladılar,
hatta Kopel bile gülüyordu.
“Yoylik-Baylik en fazla yemeği getirdi, gelin
hep birlikte onun şerefine kadeh kaldıralım. Ne de
olsa, sen zengin bir adamın oğlusun, evinizde tüketemeyeceğin
kadar yumurta, ördek yağı, viski ve daha bir sürü güzel
şey olması gerekir! Bakalım haksız mıyım? İki
ekmek, kızarmış yarım ördek, aman! Bir sürü
yumurta, çay ve şeker. Burada da fındıklarımız, keçiboynuzlarımız,
üzümlerimiz, bademlerimiz, portakallarımız ve
limonumuz var – Tanrı seni korusun! Gel buraya, en azından
sana teşekkür etmeme izin ver!”
Zengin adamın oğlu Yoylik, elleri cebinde,
gururlanarak Lipa Şalom İsak’ın yanına geldi ve teşekkür
olarak burnuna bir yumruk yedi. Herkes kahkahalara boğuldu.
“Şimdi çocuklar, şu ağaç kütüklerinin üzerine
yayılın,” dedi Lipa Şalom İsak. “Pikniğimizi hazırlayalım!
Yemek yiyelim, neşemize bakalım ve ‘iyi olalım’ tıpkı,
hocamızın bizi kırbaçlarken söylediği gibi. Kimin
bardağı var? Verin de, şerefe kadeh kaldıralım! Lehayim
Meleh! İçince mutlu olursun! Lehayim
Noah! Viski güç verir insana ! Gel buraya Nissl, biraz
viski al! Lehayim
Şepsl, al bir yudum! Lehayim
Abraham-Moşe! Bardak dolusu viskinin tadına varın! Lehayim
Topele! Sağlıt ve mutlulut dolu dünler seni betlesin, tüm
düzellitler senin olsun! Boşalt bardağını da yenisini
doldurayım!”
Hepimiz güldük, Kopel de güldü.
“Çocuklar! Söyleyin bakalım, bu yıl nereye
gidiyoruz?” dedi, Lipa Şalom İsak piknik bitince.
Bir gürültü patırtı, bir şamata oldu. Herkes
gitmek istediği yeri haykırdı.
“Mezarlığın öbür tarafına!” dedi babası
ölmüş olan Meleh.
“Mezbahaya!” dedi, kasabın oğlu Noah.
“Tuğla harmanına!” diye bağırdı, duvarcının
oğlu Abraham-Moşe.
“Tuğla harmanına! Tuğla harmanına!” diye bağırışmaya
başladı içlerinden birkaçı.
“Peki ya köpekler ne olacak, unuttunuz mu?”
diye korku içinde mırıldandı, solgun yüzlü bir çocuk
olan Nissl.
“Köpekler kimin umurunda? Kim korkar köpekten?”
dedi zengin adamın oğlu Yoylik, cesurca.
“Sen tabii! Sen köpekten çok korkarsın!”
diye atıldı Dovidlharelip.
“Yalnızca köpekten değil, kediden de
korkar!” diye mırıldandı yanağında kırmızı bir
lekesi olan Şepsl ve yine herkes kahkahalara boğuldu.
Zengin adamın oğlu Yoylik sinirlendi ve yanağında
kırmızı bir lekesi olan Şepsl’ın yanına gelip,
burnuna bir yumruk savurdu ve bu yüzden
Dovidlharelip’den bir tokat yedi; Yoylik tokada karşılık
verdi ve kısa süre içinde yumruklar havada uçuşmaya
başladı. Başka bir zaman olsa, hiç kimse zengin bir
adamın oğlunu dövmeye cesaret edemezdi ama bugün bunun
önemi yoktu, bugün Lag Ba Omer’di ve Lag Ba Omer’de
herkes özgürdü.
“Sessiz olun!” diye bağırdı Lipa Şalom İsak.
“Yeter, bırakın kavga etmeyi! Bu Lag Ba Omer’de
nereye gidelim, biliyor musunuz?”
“Nereye? Nereye?”
“Galaganovka’ya!”
“Galaganovka’ya! Galaganovka’ya!” diye haykırdılar
hepsi bir ağızdan, Kopel Kukariku da o tiz sesiyle,
“Dalaganovka! Dalaganovka!” diye ekledi.
Ve Galaganovka’ya gitme kararı verilmişti. |
|
|
YUKARI
|
|
|
C |
|
|
Galaganovka,
Kasrilevka’dan fazla uzakta olmayan küçük bir köydü.
Eğer bizim Kasrilevka’mıza gelirseniz, öncelikle
bu küçük köyden geçmeniz gerekir; bu köyün içinden
geçerken, aracınızın arkasından koşarak size taş
atan ve şu çirkin şarkıyı mırıldanan, kocaman şapkalar
takmış genç çocuklarla karşılaşırsınız: |
|
Seni
gidi pislik seni!
Ayakkabını
düşürdün
Ben
de gittim
Ve
onu buldum
Yerden
aldım
Ayağıma
taktım
Ve
yoluma devam ettim.
Ve bu sözler hiçbir
anlam ifade etmese de, kendinizi kötü hissetmenize neden
olurlar; sözleri değilse de, şarkının söyleniş tarzı
ve attıkları kahkahaları, attıkları taşlar değilse
de, alaylı gülüşmeleri; alaylı gülüşmeleri değilse
de üzerinize saldıkları köpekleri.
“Peki ama, Tanrı korusun, gençler bize saldırırsa
ne yaparız?”
diye sordu bir başkası.
“Gençlerden bize ne?” dedi, Lipa Şalom İsak,
biz silahlarını kuşanmış, oklarını yaylarını ve
sapanlarını yanlarına almış kırk güçlü delikanlı
olduktan sonra kim korkar gençlerden? Hele bize
saldırmaya kalkışsınlar da görelim bakalım.”
“Onlara kim olduğumuzu gösterelim!” dedi,
zengin adamın oğlu Yoylik, az önce herkesin önünde
rezil olduğunu ve dayak yediğini unutarak.
“Bizler İsrailoğulları olacağız, onlar da
Filistinliler,” dedi kardeşim Mottel, herkesin hoşuna
giden bir fikir ileri sürerek.
“Bence iki orduya ayrılmalıyız,” diye önerdi
Ribi Efraim Talin’in sınıfındaki Gemorah öğrencilerinden,
Hayim, “Ordulardan birinin adı ‘Yehuda’ olsun, öbürününki
de ‘Efraim’. Lipa Şalom İsak, Ölü Meleği
Yudel’in sınıfı olan Yehuda ordusunun başı olsun,
Mendl-Loşek de Efraim Talin’in sınıfı, Efraim
ordusunu yönetsin.”
“Tamam anlaştık!” diye katıldı öbürleri.
“Atamız Yaakov, Esav ile savaşa gittiğinde de, tıpkı
böyle olmuştu. Düşman saldırdığında, ordulardan
biri yenilirse, en azından öbür ordunun geri çekilebileceğini
düşünmüştü.”
“Hiç kimse, hiç kimse geri çekilmeyecek!”
dedi Lipa Şalom İsak. ‘Filistinlileri’ yok edeceğiz,
onları defedeceğiz! Ordular, silahlarınızı kuşanıp,
‘Filistinlileri’ devirin!”
“Haydi bir şarkı söyleyelim çocuklar!”
“Evet, evet, şarkı!”
“Hangi şarkıyı söylesek?”
Eski bir Rus şarkısı söylediler.
Roz,
dva, tri! Poydem, poydem na kvatiru! – Bir, iki, üç!
Akter,
bakter, kolişka! Vasmun dyengi rabuşka! – Kırın!
Dökün!
Yo, yo! Bir Musevi Şarkısı!”
Ve kasabın oğlu Noah, o güzel sesiyle, Yidiş ve
Rusça karışık bir şarkı söylemeye başladı:
Şazal
pan-bog do Yaakov – Tanrı Yaakov’a şöyle dedi
Al
tirah, evdi Yaakov – Korkma, kölem Yaakov!
Nye
pugasya, barin Yaakov! – Korkma, sadık kulum Yaakov!
Ve hep birlikte, neşe içinde bu Rusça şarkıya
katıldık:
Nyet,nyet, nitşavo
– Hiç, hiç, hiçbir şey
Nye
boymsya nikavo – Hiç kimseden korkmuyoruz
Tolko
boga adnavo! – Tanrıdan başka!
|
|
|
YUKARI
|
|
|
D |
|

|
“Pekala, bu ‘Filistinlileri’ nerede bulacağız?”
diye bağırdı, zengin adamın oğlu Yoylik, okunu
gererek.
“Onlardan öcümü alacağım!” dedi Yenkl,
sapanını doğrultarak.
“Onları darmadağın edin!” diye haykırdı
Hayim, sopasını havaya kaldırarak.
“Onları ikiye ayırın!” diye ekledi,
Abraham-Moşe, eliyle, ‘Filistinlileri’ nasıl ikiye
ayıracağını göstererek. |
|
“Sessiz olun, çocuklar!” diye bağırdı, içimizden
biri. “İki öküzlü bir kağnıyla, üzerimize doğru
gelen bir ‘Filistinli’ görüyorum!”
Köylünün biri, kağnısında rahatça oturmuş köyden
şehre doğru gidiyordu, başına büyük bir fötr şapka
takmıştı, ağzında piposu vardı, öküzlerini kamçılarken
kırbacını havada salıyordu, “Hey,
hey, sub solovay!” – Hey, benim bülbülüm.
“Çocuklar! Oklarınızı hazırlayın!” diye
emretti Lipa Şalom İsak, ‘Yehuda’ ordusuna.
“Çocuklar! Sapanlarınızı ‘Filistinliye’
doğrultun!” diye emretti Mendl-Loşek, ‘Efraim’
ordusuna.
Oklarımızı hazırlayıp, sapanlarımızı doğrulttuk
ve kasabın oğlu Noah, bir kez daha Yidiş ve Rusça şarkısını
söylemeye başladı.
Bukhur reb Yaakov
– Tanrı Yaakov’u seçti
İzbral pan-bog ba Yaakov
– Tanrı Yaakov’u seçti
Al tirah – ovdi Yaakov
– Korka, kölem Yaakov.
Nye pugasya, barin Yaakov!
– Korkma, sadık kulum Yaakov!
Ve
hep birlikte, neşe içinde şarkıya katıldık:
Nyet,nyet, nitşavo,
Nye
boymsya nikavo,
Tolko
boga adnavo!
Görünüşe göre,
‘Filistinli’ ordularımızdan korkmuşa benziyordu; şapkasını
çıkartıp, üç kez istavroz çıkarttı, yere tükürdü
ve boğuk bir sesle bizi çağırdı:
“Ne yapıyorsunuz bakayım orada, vaftiz bile
edilmemiş, küçük lanet Museviler?” Ve bir yandan
bize küfürler savururken, bir yandan da elinde kırbacıyla,
bize kafa tutmak üzere kağnısından atlamak üzereydi.
“Beni dinleyin. Bırakalım da bu
‘Filistinli’ gitsin!” dedi zengin adamın oğlu,
Yoylik. “Bize ne yaptı ki? Bizler buraya, genç
‘Filistinlilerle’ savaşmak için geldik...”
“Haklısın, hem de çok haklı!” diye sevinçle
bağırdık hep bir ağızdan ve şarkımızı söyleyerek,
gerçek birer kahraman gibi koşarak, oradan uzaklaştık.
Gal det Yaakov
– Tanrı Yaakov’u kurtardı
Spasal pan-bog et Yaakov
– Tanrı Yaakov’u kurtardı
Al tirah – ovdi Yaakov
– Korka, kölem Yaakov.
Nye pugasya, barin Yaakov!
– Korkma, sadık kulum Yaakov!
Ve
hep birlikte, neşe içinde şarkıya katıldık:
Nyet,nyet, nitşavo,
Nye
boymsya nikavo,
Tolko
boga adnavo!
“Şimdi çocuklar,
biraz durup dinlenelim!” diye emretti, iki komutanımız,
Lipa Şalom İsak ve Mendl-Loşek. Küçük kaftanlarımızın
eteklerini kıvırdık ve tarlanın ortasına, çimenlerin
üzerine, alabildiğine uzandık. Orada öylece yatıp, gümüş
kadar beyaz, tüy kadar hafif bulutların gezindiği, sıra
sıra kuşların uçuşup, sonra gözden kayboldukları
masmavi gökyüzüne bakmaya başladık.
“Sence bu kuşlar nereye kayboluyorlar böyle?”
diye sordu çocuklardan biri, yanındaki arkadaşına.
“Ararat Tepesine kadar gidip, oraya
konuyorlar,” diye yanıt verdi, öbür çocuk kendinden
emin bir tavırla.
“Peki neden Ararat?” diye sordu çocuk, merak içinde.
“Çünkü Ararat, dünyanın en yüksek dağı da
ondan!” diye yanıtladı öbürü, sanki dünyadaki tüm
soruların yanıtını biliyormuşçasına, bilgece.
Ben uzanmış, iki çocuğun konuşmalarını
dinliyor ve nasıl olur da Ararat’ın bu kadar yakınlarımızda
bir yerlerde olabileceğini düşünüyordum. Ararat İsrail’deydi,
oysa biz İsrail’den çok uzaklardaydık! Ama kısa süre
sonra, kendi soruma, başka bir soruyla karşılık
verdim:
Peki ya ‘Filistinliler’? ‘Filistinliler’ de
çok uzaklarda bir yerlerdeydiler, biz yine de, burada
‘Filistinlilerin’ peşindeydik.
Bu iki geveze çocuk, aralarında sürekli konuşup
duruyorlardı. Biri soruyor, öbürü onun sorularını
yanıtlıyordu.
“Peki, biz Filistinlileri yendikten sonra ne
olacak?”
“Ne olması gerektiğini düşünüyorsun?”
“Demek istediğim, topraklarını ne yapacağız?”
“Ne yapmamız gerektiğini düşünüyorsun?”
“Demek istediğim, topraklarını ‘yakıp yıkacak’,
köylerini ‘talan’ edip, kadınlarını ve çocuklarını
‘kılıçtan’ mı geçireceğiz?”
“Neden köylerini talan edelim ki? Üstelik o
zavallı çocuklarla ne alıp veremediğimiz var ki?”
“Ama Kutsal Kitabımızda yazan, bunlar!”
“Bazı örnekler veriliyor! Ama bunlar uzun zaman
önce olmuş olaylar! Şu an ise, onlara bir vergi
uygulamamız ve onların da bu vergiyi ödemeleri yeterli
olacaktır.”
Çocukların sohbeti, ılık esen rüzgâr, masmavi
gökyüzü, yemyeşil çimenler ve yerden yükselen buram
buram toprak kokusu o kadar hoştu ki, üzerimize bir
rehavet çökmüş ve kolumuzu bile kıpırdatamayacak
duruma gelmiştik. Eğer çocuklardan biri,
“Filistinliler! Filistinliler!” diye haykırmasaydı,
bütün gün çimlerin üzerinde, bu şekilde
yatabilirdik.
|
|
|
YUKARI
|
|
|
E |
|

|
Ayağa fırladık, tam yanımızda bir koyun sürüsüyle,
birkaç genç çoban durmuş, bize bakarak, kendi
dillerinde bir şeyler söylüyorlardı.
“Nedir bu, Horitziu?”
“Küçük şeytanlara benziyorlar.”
“Hayır, onlar Kasrilevka’lı Musevi çocuklar.”
“Musevi mi – nereden biliyorsun?”
“Hey, baksana, ellerinde sopalar var! |
|
“Haydi çocuklar, gelin de şunlara günlerini gösterelim!”
“Köpekleri üzerlerine salalım!”
“Haydi çocuklar!”
“Hey, çocuklar, çocuklar!”
“Neden bir şeyler yapmıyorsunuz, çocuklar?”
diye haykırdı iki komutan, bizler oklarımızla yaylarımızı
hazırlayıp, sapanlarımızla nişan almaya hazırlanırken,
Noah da şarkı söylemeye başlamıştı:
Dereh kohav ma Yaakov – Yaakov’dan
bir yıldız yükseldi
Vzoşla zvyezda iz Yaakov
– Yaakov’dan bir yıldız yükseldi
Al tirah – ovdi Yaakov
– Korka, kölem Yaakov.
Nye pugasya, barin Yaakov!
– Korkma, sadık kulum Yaakov!
Ve
hep birlikte, yüksek sesle şarkıya katıldık:
Nyet,nyet, nitşavo,
Nye
boymsya nikavo,
Tolko
boga adnavo!
“İsrailoğullarıyla”, “Filistinliler”
arasındaki savaş başlamıştı.
*
* *
“İsrailoğullarıyla”, “Filistinliler”
arasındaki savaşı kimin kazandığı konusunda, beni
fazla sıkıştırmayın, sevgili çocuklar. Savaşın
sonucunu sormayın. Neden beni kızdırmaya çalışıyorsunuz?
Sizi temin ederim ki, “İsrailoğulları” aslanlar
gibi çarpıştılar, geyikler kadar hızlı koştular ve
gerçek kahramanlar gibi, sonuna dek mücadele ettiler, öyle
ki, Topele Tutaritu bile kendini ateş hattına atıp, o
incecik sesiyle var gücüyle bağırdı:
“Çocutlar! Hadi döreyim sizleri! Vurun hepsini!
Böylelitle bizi asla unutmazlar!”
Ama biz zavallı “İsrailoğullarının”, bizi
mahveden, ordumuzu parçalayan “Filistinlilerin” köpeklerine
karşı yapacak hiçbir şeyimiz yoktu, bu yüzden “İsrailoğulları”
utanç içinde geri çekilmek zorunda kaldılar (ilk kaçıp
kurtulan da, zengin adamın oğlu Yoylik oldu!), kaçışımız
“Filistinlilerden” değil, bizi köyümüze kadar
izleyen köpeklerindendi. İki ordumuzdan tek geriye
kalan, lime lime olmuş bir orduydu! Artık “Al
tirah ovdi Yaakov, nye pugaysya barin Yaakov” şarkısını
da söylemiyorduk, Hayır! Artık başka bir melodi söylemeye
başlamıştık. Çılgınlar gibi bağırıyorduk,
“Yardım et, Ulu Tanrım!! Kurtar bizi!
Şema İsrael!!!”
|
|
|
YUKARI
|
|
|
F |
|

|
Eve geç, akşam duasına yakın bir saatte döndük
ve kardeşim Mottel’le birlikte sessizce evden içeri
girip, bir köşede oturduk, Tanrı korusun, yara
berelerimizi, parçalanmış kaftanlarımızı görmesinler
diye, çıtımızı bile çıkartmıyorduk. Ama kısmete
bakın ki, o akşam Yampeli’de yaşayan Reyzl Teyzemiz,
bize misafirliğe gelmişti. Şansa bakar mısınız!
Yaklaşık bir buçuk senedir onunla karşılaşmamıştık! |
|
“Yossel! Mottel!” diye çağırdı bizi annem,
“Reyzl Teyzeniz burada!”
Yerimizden kıpırdamadık.
“Neredesiniz?” diye bağırdı annem, “Neden
gizleniyorsunuz öyle?”
Sesimizi çıkarmadık.
Annem yanımıza yaklaşıp, ellerini çırptı.
“İnanmıyorum! Hayretler içindeyim! Donakaldım!
Yerahmiel, neredesin? Gel buraya,
burada
görmen gereken bir şey var!”
Babam yanımıza geldi. Babam onu tanıdığım günden
beri hastaydı, sürekli öksürürdü. Orada öylece
durup, bizi tepeden tırnağa inceledi ve ardından da
sorgumuz başladı: Nerede gitmişiz? Neler yapmışız?
Kiminle kavga etmişiz? Kardeşim Mottel’le birlikte
orada oturup, gözlerimizi yere diktik ve yer yarılsın
da içine girelim ve içinde bulunduğumuz bu durumdan
kurtulalım diye dua ettik. Babam sorguyu sürdürüyordu:
“Pekala, söyleyin bakalım, neredeydiniz? Neler
yaptınız? Kimlerle kavga ettiniz?”
Annem, babamın yanında durmuş, başının etini
yiyordu:
“Sen ne biçim babasın! Onları azarlayamıyorsun
bile! Başka ailelerde, çocuklar bir daha aynı hataları
yapmasınlar diye, babaları onları güzelce döver! Çocukların
bunu hissetmeleri gerekir! Hatırlamaları gerekir!”
Ama babam bizi dövmedi. Bizi asla dövmedi. Bizi
yalnızca sözlü cezalandırdı. Bize sürekli:
“Sizinle nasıl başa çıkacağım?” diye söylenip
durdu. Kendi kendini yiyip bitiriyordu. Öksürmeye başladı
ve onun ömrünü kısalttığımızı söyledi. Sessizce
ağlamaya başladık ve tek bir söz bile etmedik.
“Durun bakalım!” dedi annem bize, “eğer yarına
dek sağ kalırsak, tüm bu yaptıklarınızı ribinize
anlatacağım!”
*
* *
Ertesi günü, Lag
Ba Omer sonrası okula gittiğimizde, annem ve birkaç
arkadaşımın annesi daha, hocamıza rapor vermek üzere
oradaydılar. Ve Ölüm Meleği Ribi Yudel, hiç zaman
kaybetmeden ve hiç kimseyi unutmadan, bize söz vermiş
olduğu cezayı cömertçe uygulamaya koyuldu. Ve sıra
Lipa Şalom İsak’a geldiğinde, onu kırbaç yemeye
ikna etmesi oldukça uzun zamanını aldı. Çünkü o bar
-mitsvasını yapmış ve evlenmek üzere olan bir gençti,
üstelik köstekli bir saati ve gümüşten bir saat kılıfı
vardı ve kadınların önünde bir bankın üzerine uzanıp
dayak yemeyi kesinlikle reddediyordu – ve Lipa kazandı!
Kadınlar sınıftan çıktılar ve ribi ona tam elli kırbaç
darbesi vurdu.
Ve o gün bugündür, sevgili çocuklar, asla ama
asla “Filistinlilerle” savaşmamaya yemin ettik, siz
de öyle yapın!
|
|
|
YUKARI
|
|
|
|
|
BİTTİ
!
|
|
|