|

|
|
|
|
|
|
|
KEMAN
ÇALMAK
|
|
|
|
B
C D E F
G H I
J |
A |
|

|
Çocuklar,
bugün size kemanımla bir şeyler çalacağım. Bana göre,
dünyada keman çalmayı bilmekten daha iyi, daha güzel
hiçbir şey yoktur. Yanıldığımı mı düşünüyorsunuz?
Sizi bilmem, ama ben kendimi bildiğimden beri bir kemanım
olmasını isterdim ve müzisyenlere adeta tapardım! Köyde
bir düğün olduğunu duyar duymaz, müzisyenleri
selamlamak için oraya koşan ilk ben olurdum. Bas kemanın
arkasına geçer, en kalın telini çeker – buuum! –
ve oradan kaçardım! Buuum! – ve kaçardım. |
|
Bir
keresinde, bu “buuumlarım” yüzünden, başım, yassı
burunlu ve delici bakışlı bir Yahudi olan bas çalgıcısı
Berl’le belaya girmişti. Kemanın telleri arasına
sessizce sokulduğumu görmediğini söylemiş, ama elimi
en kalın tele uzatır uzatmaz, beni kulağımdan tuttuğu
gibi kapının önüne koymuştu:
“Seni küçük
yaramaz, hemen mezuzayı
öp ve buradan defol!”
Oysa bu azar, beni
caydırmadı. Müzisyenleri bir gölge gibi izlemeyi sürdürdüm.
Hepsini çok seviyordum, düzgün siyah sakallı ve narin
beyaz parmaklı kemancı Şayke’den, kulaklarının
arkasındaki saçları yer yer dökülmüş olan kambur
davulcu Getzi’ye kadar. Çoğu zaman çaldıklarını
dinlemek için, bir bankın altına gizlenirdim, çünkü
aksi halde beni oradan kovarlardı.
Bankın altından, Şayke’nin narin parmaklarının
keman tellerinin üzerinde dans edişlerini izler ve
ustaca kemanından çıkarttığı o tatlı melodiyi
dinlerdim.
Onu izleyen birkaç
gün, boyunca, kendimden geçmiş bir halde olurdum ve Şayke
gözümün önünden bir an olsun gitmezdi. Geceleri rüyama
girer, gündüzleri ise aklıma – düşüncelerimden
bir an olsun ayrılmazdı. Kemancı Şayke olduğumu
hayal eder, sol kolumu kıvırır, parmaklarımı oynatır
ve başımı yana eğmiş, gözlerimi yarı kapamış
halde, sağ kolumu, elimde bir yay varmış gibi hareket
ettirirdim – tıpkı Şayke gibi, en ince ayrıntısına
kadar!
Hocam, Noteh-Leib
bu kol hareketlerini yaptığımı, başımı eğip, gözlerimi
araladığımı gördüğünde – üstelik dersin tam
ortasında – beni okkalı bir tokatla ödüllendirmişti:
“Şu
yaramaza da bakın hele! Burada alfabeyi öğreniyoruz,
oysa o yüzünü gözünü tuhaf şekillere sokup, sinek
avlıyor!” |
|
|
YUKARI
|
|
|
B |
|

|
Kendi kendime söz vermiştim, dünya tersine
bile dönse, bir kemanım olmalıydı, her ne pahasına
olursa olsun! Ama kemanı nasıl yapabilirdim ki? Elbette
ki, sedir ağacından. “Sedir” demek kolay, ama
dediklerine göre yalnızca İsrail’de yetişen sedir ağacının
tahtasını nereden bulacaktım? Bunu Tanrıya havale
ettim – bu düşünceyi aklıma O koymuştu. Evimizde,
bize büyükbabam Bay Anşel’den miras kalan ve iki
amcamla, nur içinde yatsın, sevgili babamın bununla
ilgili olarak sürekli
tartıştıkları eski bir kanepe vardı. Beni
Amcam, en büyük ağabey olduğu |
|
için, kanepeyi
kendisinin hak ettiğini iddia etmişti; Sender Amcam içlerinde
en küçükleri olduğu için, kanepenin onun
hakkı olduğunu
söylemişti; babam damat olduğu için kanepe üzerinde
hiçbir hak iddia edememişti, sonuçta karısı yani
annem, tek kız olduğu için kanepe kendisine kalmıştı.
Bu ilkiydi. İkinci olarak da, kanepe bizim evde olduğu için,
zaten
bizim sayılırdı. Ama sonradan İtke Teyzeyle, Zlatke
Teyze, bu kanepe yüzünden öylesine büyük bir rezalet
çıkarmışlardı ki, bütün kasaba kanepeyle ilgili
haberlerle çalkalanmıştı! Uzun sözün kısası,
kanepe, bizim
kanepemiz olarak kaldı.
Tahta
bir iskeleti olan, sıradan bir kanepeydi; ince kaplaması
ayrılmış, yer yer de yumurta şeklinde kabarmıştı.
Ama ayrılan tahta kaplaması, keman yapımında kullanılan
gerçek sedir ağacındandı. Bunu okulda duymuştum.
Kanepenin, benim işime yarayan tek bir kusuru vardı, bir
kez oturduğunuzda kalkmanız olanaksızdı, çünkü tam
orta yeri, sanki iki tepenin arasında kalan bir vadi
gibi bel vermişti. Hiç kimse o kanepeye oturmak
istemezdi, bu yüzden emekliye ayrılmış, evin bir köşesine
atılmıştı, bu da benim için çok iyiydi.
Bu kanepeye göz
koymuştum. Bundan uzun süre önce bir yay elde etmiştim.
At arabacısı Yudel’in oğlu olan arkadaşım Şimeli
bana babasının atının kuyruğundan birkaç tel vereceğine
söz vermişti. Yayımı yağlamak için reçinem de vardı.
Mucizelere bel bağlamaktan nefret ederdim, bu yüzden
annemin tavan arasında duran çemberli eteğinden sarkan
tellerden birine karşılık,
Sara’nın oğlu olan arkadaşım Meir-Lippa’yla
reçinesini takas etmiştim. Sara’nın oğlu Meir-Lippa,
metal parçasından kendine çift taraflı keskin bir bıçak
yapmıştı. Bu bıçağa da göz koymuş ve onu yeniden
takas etmek istemiştim, ama Meir-Lippa kabul etmemişti.
Bağırmaya başlamıştı:
“Kendini çok akıllı
sanıyorsun galiba! Bu bıçağı yapak için tam üç
gece boyunca uğraştım, onu hiç durmadan biledim, üstelik
bu arada parmaklarımı da kestim, şimdi de tutmuş, onu
yeniden takas etmek istediğini söylüyorsun!”
“Şikâyet edene
bakın hele!” dedim. “Ona kimin ihtiyacı var ki!
Eninde sonunda bir metal parçası! Tavan aramızda
onlardan daha bir sürü var! Torunlarımıza bile yetecek
kadar!”
Zaten gereksinim
duyduğum her şeye sahiptim. Geriye bir tek şey kalıyordu:
kanepeden sediri söküp çıkartmak. Öğleden sonra,
annem dükkânın başına geçip, babam da öğle yemeği
sonrasında
kestirdiği sırada, elime bir çivi alıp,
kanepenin arkasına gizlendim ve özenle işe koyuldum.
Babam bir şekilde, uykusunda kazıma seslerini duymuş
olmalıydı. Önce evin içinde bir fare olduğunu düşündü
ve yattığı yerden, “Kışt! Kışt!” diye bağırmaya
başladı. Korkudan ölecektim. Sonra babam öbür yana döndü,
horlama sesini yeniden duyduğumda da, işime kaldığım
yerden devam ettim. Birden bire gözlerimi kaldırdım –
babam başımda durmuş, tuhaf bir biçimde bana bakıyordu.
İlk başta, ne yaptığını anlamamış gibi görünüyordu.
Sonra mahvolmuş kanepeyi gördüğünde, beni kulağımdan
tutup, öldüresiye dövmeye başladı. Kendime gelebilmem
için soğuk suyun altına girmem gerekti. “Tanrı yardımcın
olsun! Çocuğa ne yaptın böyle?” diye sızlanmaya başladı
annem, gözyaşları içinde.
“Oğlun ve
varisin, benim ölümüme neden olacak!” diye bağırdı
babam, beti benzi atmıştı, göğsünü tutup, dakikalar
boyunca öksürdü.
“Neden
kendini bu kadar yıpratıyorsun?” diye sordu annem,
babama. “Sen hasta bir adamsın! Şu yüzünün haline
bak, Allah düşmanıma vermesin!” |
|
|
YUKARI
|
|
|
C |
|

|
Ben büyüdükçe,
keman çalma isteğim de benimle birlikte büyüyordu ve
durumu daha da beter etmek için, her gün müzisyenleri
dinlemeye başlamıştım. Evimizle, okulumun arasında,
içinden her türlü müzik aletinin sesi ve en önemlisi
de keman sesi gelen, üzeri saman saplarıyla örtülü
küçük bir kulübe
vardı. Kulübede Köse Naftalzi yaşardı, kısa
bir kaftan giyen ve uzun favorilerini kolalı yakasıyla,
kulaklarının arkasına atan Yahudi bir müzisyendi.
Yüzüne yapıştırılmış gibi |
|
duran kocaman bir
burnu, kalın dudakları, kara dişleri ve “köse”
diye çağırılmasına neden olan tüysüz, çiçekbozuğu bir
cildi vardı. Karısı gerçek bir bebek makinesi gibiydi,
bu yüzden “Havva Ana” diye çağırılıyordu. Tam on
sekiz, belki de daha fazla çocukları vardı, hepsi de
hasta, yarı çıplak ve çıplak ayaklıydı, ama en küçüğünden,
en büyüğüne kadar her biri, bir müzik aleti çalardı,
gerek keman, gerekse çello, yaylı sazlar, borazan, flüt,
nefesli sazlar, harp, zil, balalayka, üçgen, ya da
davul. İçlerinden bir çoğu, en güzel melodileri ıslıkla
çalabiliyorlar ya da bardaklara, çanaklara, tahta parçalarına,
hatta yanaklarına vurarak müzik yapabiliyorlardı –
onlar gerçek birer şeytandı!
Bu aileyle bir
rastlantı sonucu tanışmıştım. Bir gün evlerinin önünde
durmuş, çalışlarını dinlerken, büyük çocuklarından
biri olan, on beş yaşındaki çıplak ayaklı flütçü
Pinni, orada durduğumu görüp, çalışlarını beğenip,
beğenmediğimi sordu.
“En büyük
arzum, bundan on yıl sonra, böylesine güzel çalabilmek!”
dedim.
“Bunu
yapabilirsin,” dedi ve babasının ayda iki ruble karşılığında
bana çalmasını öğretebileceğini söyledi.
“Hangi aleti çalmak
isterdin?” diye sordu. “Keman mı?”
“Keman.”
“Keman mı?”
dedi. “Ayda iki buçuk ruble ödeyebilir misin? Yoksa
sen de benim gibi fakir misin?”
“Bunu
yapabilirim,” dedim, “ama bir şey var. Bunu hiç
kimse bilmemeli, ne babam, ne annem, ne de hocam.”
“Tanrı
korusun!” dedi. “Bunu kim herkese yaymak ister ki? Yanında
bir puro izmariti bulunur mu ya da bir sigara? Hayır mı?
Sigara içmiyor musun? Öyleyse bana biraz borç ver de
kendime sigara alayım. Ama hiç kimseye söyleme çünkü
babam sigara içtiğimi bilmiyor ve annem de param olduğunu
duyacak olursa, onu benden alıp akşam yemeği için
ekmek satın alır. İçeri girsene. Neden dışarıda
duruyorsun?” |
|
|
YUKARI
|
|
|
D |
|

|
Korku içinde,
kalbim hızla atarak ve bacaklarım titreyerek, bu
küçük Cennet Bahçesinin eşiğinden içeri adımımı
attım.
Yeni arkadaşım
Pinni, beni babasıyla tanıştırdı:
“Bu Şalom Nahum
Vevik, zengin bir adamın oğlu. Keman dersleri almak
için can atıyor.”
Köse Naftalzi,
uzun favorilerini kulaklarının arkasına sıkıştırdı,
yakasını düzeltti, kaftanının önünü ilikledi ve
kemanın dünyanın |
|
en iyi ve en güzel müzik aleti ve en saygı
değer enstrümanı olduğu konusuna da değinerek,
genel olarak, bir müzik aleti çalmanın önemi hakkında
bir konuşma yapmaya başladı. Haklı olduğunu kanıtlamak
için de, borazan ya da flütün aksine, keman solosu yapılabileceğini
ekledi. Her zaman için keman – o, tüm müzik
aletlerinin anasıydı.
Köse Naftalzi, müzik
konusundaki konuşmasını yaparken, öylesine abartılı
hareketler yapıyordu ki, burnu bile seğirmeye başlamıştı.
Söylediği her sözcüğü sindirmek için, ağzına ve
kara dişlerine hayranlıkla bakıyordum.
“Anlaman gereken
şu ki,” dedi Köse Naftalzi, söylevinden hoşnut bir
tavırla, “kemanın geçmişi, diğer tüm müzik
aletlerinden daha eskiye dayanır. Dünyanın ilk kemancısı
Tuval-Cain’di, yoksa Methusaleh miydi, tam olarak hatırlayamıyorum.
Sen benden daha iyi biliyor olmalısın, ne de olsa bunları
okulda öğreniyorsunuzdur. Bir başka ünlü kemancı
Kral David idi. Bir üçüncüsü Paganini, o da
Yahudi’ydi. Dünyanın en ünlü kemancıları
Yahudi’ydi. Örneğin Stempenyu ve Podhotzur. Kendim
hakkında bir şey söylemeyeceğim. Benim de fena çalmadığımı
söylerler, ama kendimi nasıl Paganini ile kıyaslayabilirim
ki? Paganini’nin, keman için ruhunu Aşmodey’e sattığını
söylerler. Paganini, ona çok para verseler de, kraliyet
ailesi ya da din adamları gibi önemli insanlar için çalmaktan
nefret ederdi. Küçük hanlarda ve köylerde yoksul
insanlar için ya da ormanda kuşlar ve böcekler için çalmayı
yeğlerdi. İşte Paganini böyle bir kemancıydı.
Pekala, çocuklar, müzik aletlerinizin başına!”
İşte Köse
Naftalzi, her biri bir saniye içinde müzik aletlerinin
başına dönen çocuklarına bu şekilde emir verdi.
Naftalzi ayağa kalktı, kemanının yayını masaya
vurdu, önce her bir çalgıcıya, sonra da tüm gruba
sert bir bakış fırlattı ve her biri kendi müzik
aletini çalarak, öylesine güzel bir konser vermeye başladılar
ki, neredeyse bayılacağımı hissettim. Her biri, öbüründen
daha fazla ses çıkarmaya uğraşıyordu, Kemele adlı sıska,
ayakları şişmiş, burnu akan küçük bir çocuk ise,
kulaklarımın dibinde
bağırıyordu. İçlerinde en garip aleti çalan
Kemele idi, önceden şişirilmiş bir çantayı andıran
ve şimdiye dek duyduğum en tuhaf sesi çıkaran bir
aletti, kuyruğuna basılmış ve can havliyle miyavlayan
bir kedinin sesini andırıyordu. Kemele, bir yandan çıplak
ayağıyla tempo tutuyor, bir yandan da haylaz gözlerini
bana dikmiş: “İyi çalmadığımı mı düşünüyorsun?”
dermişçesine göz kırpıyordu. Ama en zor görev
Naftalzi’nindi: aynı zamanda hem çalıyor, hem
orkestrayı yönetiyor, hem de elleri, ayakları, burnu ve
tüm bedeniyle tempo tutuyordu. Ve Tanrı korusun, içlerinden
biri bir hata yapacak olsa, dişlerini gıcırdatarak, öfke
içinde söyleniyordu:
“Forte,
aptal! Forte, fortissimo! Tempo, geri zekâlı, tempo!...
Bir, iki, üç! Bir, iki, üç...!” |
|
|
YUKARI
|
|
|
E |
|

|
Köse Naftalzi ile, ayda iki rubleye, birer buçuk
saatten, haftada üç ders almak üzere anlaştım, bu
aramızda bir sır olarak kalacaktı, aksi halde bir daha
gelmeyecektim. Hiç kimsenin haberi olmayacağına dair
bana söz verdi.
“Bizler, asla
parası olmayan insanlarız,” dedi Naftalzi gururla
yakasını düzeltirken, “ama dürüstlük ve doğruluk
konusunda en zengin insanlardan daha varlıklıyız! Üzerinde
birkaç kuruş var mı?” |
|
Cebimden bir ruble
çıkartıp, Naftalzi’ye uzattım. Naftalzi, tıpkı bir
doktorun muayene ücretini aldığı gibi, iki parmağıyla
avcumdaki parayı dikkatlice aldı ve Havva Ana’ya
seslenip, ona doğru döndü ve şöyle dedi:
“Git
de şu parayla, öğle yemeği için bir şeyler al!”
Havva Ana, parayı
iki eli ve on parmağıyla birden yakalayıp, onu
incelemeye koyuldu, sonra kocasına ne alması gerektiğini
sordu.
“Ne
istersen,” diye yanıt verdi Naftalzi, umursamaz bir tavırla.
“Birkaç ekmek al, iki ya da üç balık ve biraz da
tatlı, ve sakın soğan, sirke ve yağ almayı da unutma,
evet, evet, hazır başlamışken, biraz da viski....”
Tüm bu yiyecekler,
masanın üzerine dizildiğinde, çocuklar sanki oruçlarını
bozarmışçasına bir iştahla yemeye başladılar. Benim
de canım çekmişti ve masaya davet edildiğimde, teklifi
geri çeviremedim. O güne dek, o ziyafetteki kadar
afiyetle yemek yediğimi anımsamıyorum.
Yemekten sonra,
Naftalzi çocuklarına, müzik aletlerinin başına geçmeleri
için işaret verdi ve bu kez beni kendi bestelerinden
biriyle onurlandırdı. O kadar yüksek çalıyorlardı
ki, kulaklarım sağır olmuş, kafam uyuşmuştu. Köse
Naftalzi’nin bestesi başımı döndürmüştü. Ertesi
günü okulda, hocam, öğrenciler ve kitaplar gözümün
önünde uçuşup duruyorlardı, kulaklarımdaki tek ses
ise, Naftalzi’nin bestesiydi. O gece rüyamda, Aşmodey’e
binmiş gelen, ve kemanıyla kafama vuran Paganini’yi gördüm.
Çığlık atarak ve bir baş ağrısıyla uyandım ve sözcükleri
sanki bir musluktan fışkırırcasına sıraladım. Tam
olarak ne dediğimi bilmiyorum, ama ablam Pessl bana
sonradan ateşin etkisiyle sayıkladığımı söyledi. Sözcükler
anlamsızdı – “beste” ve “Paganini” gibi çılgın
sözler. Ayrıca ablam bana, hasta olduğum süre içinde
müzisyen Naftalzi’nin çıplak ayaklı oğlunun
ziyaretime gelip, sağlığımı sorduğunu ama onu
kovaladıkları için bir daha gelmediğini de söyledi.
“Müzisyenin oğlunun
burada ne işi vardı?” diye sürekli sorup durdu ablam,
ben de ısrarla, “Bilmiyorum, bilmiyorum. Nereden
bilebilirim?” diye tekrar ettim.
“Sana hiç yakışıyor
mu?” dedin annem bana “ Kayn
ayn horeh, sen saygın bir çocuksun, hatta sana bir kız
aramaya bile başladılar, ama sen tutmuş çıplak ayaklı
küçük müzisyenlerle arkadaşlık ediyorsun, öyle mi?
Müzisyen Naftalzi’nin oğlunun burada ne işi vardı?”
“Naftalzi de
kim?” dedim, bilmiyormuş gibi görünerek, “Ne müzisyeni?
“Şu meleğe bakın
hele,” diye söze karıştı babam, “neden söz ettiğimizi
bilmiyor! Bir kuzu kadar masum! Ben senin yaşındayken,
nişanlıydım, sense hâlâ çocuklarla oyun oynuyorsun!
Giyin de okula git! Eğer yolda, vergi toplayıcısı Herşl
ile karşılaşırsan ve sana neyin olduğunu sorarsa, ona
hiçbir şeyin olmadığını söyle! Ne dediğimi duyuyor
musun? Hiçbir şey!”
Vergi
toplayıcısı Herşl’ın bu konuyla ne ilgisi olduğu
hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Ve neden ona hiçbir
şeyim olmadığını söylemek zorunda olduğumu
bilmiyordum. Birkaç hafta içinde, sorumun yanıtını
bulacaktım. |
|
|
YUKARI
|
|
|
F |
|

|
Vergi toplayıcısı Herşl’ın bu şekilde
çağırılmasının nedeni, kendisinin, babasının ve
onlardan önce de büyükbabasının vergi toplama
yetkileri olduğundandı. Koca göbekli, kızıl sakallı,
buğulu gözlü, açık tenli ve kocaman yüzlü, bir genç
adamdı – tıpkı bir aydın gibi. Köyde, ustalığı,
parlak bir zekâya sahip olması, Tora eğitimini tamamlamış
olması ve iyi bir kalemi olması yani güzel yazı yazmasıyla
ün salmıştı. El yazısıyla yazmış olduğu belgeleri
dünyanın dört bir yanına |
|
yayılmıştı.
Vergi toplayıcısı Herşl’ın, paranın yanı sıra, kızıl
saçlı, buğulu gözlü, hık demiş babasının
burnundan düşmüş tek bir kızı vardı. Adı
Ester’di ama onu Flesterle diye çağırırlardı.
Utangaç ve kibar bir kızdı ve okula giden oğlanlardan,
Ölüm Meleğinden olduğu kadar korkardı. Onunla sürekli
dalga geçer, alay eder, hakkında şarkılar uydururduk:
Esterle
Flesterle
Neden kız kardeşin
Yok
hele?
Bu şarkının sözlerinin
nesi kötüydü? Gerçekten de hiçbir şeyi. Yine de
Flesterle şarkıyı duyar duymaz, kulaklarını tıkar ve
ağlayarak koşmaya başlardı, evlerine girip, günlerce
çıkmazdı.
Ama bu uzun zaman
önceydi, henüz çocukken. Şimdiyse artık, uzun kızıl
saçlarını ören ve gelinlik çağına gelmiş bir genç
kız gibi son moda elbiseler giyen, saygın bir genç
bayandı. Annem ona büyük bir saygı duyar, süreli över
ve onu “beyaz güvercin” diye çağırırdı. Bazen,
Şabat günlerinde Esterle, ablam Pessl’ı ziyarete
gelirdi ve beni gördüğünde her zamankinden fazla kızarır
ve bakışlarını yere indirirdi. Ablam Pessl, Esterle
geldiğinde, bir şey sormak bahanesiyle beni yanlarına
çağırıp, her ikimizin de gözlerinin içine bakmayı
adet edinmişti.
Bir gün babam,
vergi toplayıcısı Herşl ve siyah sakallı, altı
parmaklı fakir bir Yahudi olan çöpçatan Şolem-Şahneh
ile birlikte okuluma geldi. Ribi Zorah, böylesine seçkin
konukları okulda görünce hızla kaftanını giyip, şapkasını
taktı. O kadar heyecanlanmıştı ki, telaştan uzun
favorileri kulağının arkasına dolandı, şapkası başından
kayıp kelini ortaya çıkartı ve yanakları kıpkırmızı
oldu.
Ortada bir şeylerin döndüğü kesindi, bu çöpçatan
Şolem-Şahneh’in son zamanlarda okulu sıkça ziyaret
etmeye başlamasından belliydi. Hocamızdan dışarı
gelmesini rica eder ve orada durup, onunla bir süre fısıldayarak
konuşur, elleriyle işaret eder, omuz silker ve derin bir
iç geçirirdi:
“Şey, söyleyecek
ne var ki, hep aynı hikâye! Kısmetse olur, ama sonradan
olacakları kim bilebilir?”
Konuklar geldiğinde,
hocamız Ribi Zorah onları nereye oturtacağını
bilemedi. Üzerinde etin
tuzladığı bir mutfak taburesi alıp, elinde
birkaç kez çevirdi, sonra yine elinde tabureyle, odanın
içinde bir o yana bir bu yana gitti, en sonunda tabureyi
yere koyup, üzerine kendisi oturdu. Ama kısa süre
sonra, bir yerleri yanıyormuş gibi yerinden fırladı,
kafası karışmıştı ve sanki parasını çaldırmışçasına
kaftanının arka cebini kontrol etti.
“Burada bir
tabure var, oturun!” diye işaret etti konuklara.
“Sorun değil,
siz oturun!” dedi ona, babam. “Buraya yalnızca birkaç
dakikalığına geldik, Bay Zorah. Oğlumun Tanah’ı
okumasını dinlemek istiyorlar.”
Ve babam, vergi
toplayıcısı Herşl’ı işaret etti.
“Tabii, zevkle,
neden olmasın?” dedi Ribi Zorah, eline küçük bir Tanah
alıp, vergi toplayıcısı Herşl’a uzatırken, yüzünde,
“Al işte ve ne yapacaksan yap!” dermiş gibi bir
ifade vardı.
Vergi toplayıcısı
Herşl, bu konuda gerçek bir uzman gibi,
küçük Tanah’ı
eline aldı, başını yana eğdi, tek gözünü kapadı,
sayfaları karıştırdı ve “Şarkıların Şarkısı”
bölümünü önüme açtı.
“Şarkıların Şarkısı
mı?” dedi ribim, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle,
“Daha zor bir şey okumasını istemez misiniz?”
“Şarkıların Şarkısı,”
diye yanıt verdi, vergi toplayıcısı Herşl, “Şarkıların
Şarkısı, düşündüğünüz kadar kolay değildir, Şarkıların
Şarkısının önemini anlamanız gerekir.”
“Kesinlikle!”
dedi, Şolem-Şahneh, hafifçe gülerek.
Hocam bana göz kırptı.
Kürsüye gittim, dua eder gibi ileri geri sallandım ve
bu güzel melodiyi söylemeye başladım:
“Tüm şarkılardan
üstün Şarkıların Şarkısı! Öbür şarkılar bir
peygamber tarafından söylenmişlerdi, ama bu şarkı bir
peygamberin oğlu olan bir peygamber tarafından söylenmişti!
Öbür şarkılar bir bilge tarafından söylenmişlerdi,
ama bu şarkı bir bilgenin oğlu olan bir bilge tarafından
söylenmişti! Öbür şarkılar bir kral tarafından söylenmişlerdi,
ama bu şarkı bir kralın oğlu olan bir kral
tarafından söylenmişti!”
Şarkıyı söylerken,
beni orada durmuş beni imtihan edenlere baktım ve her
birinin yüzünde farklı bir ifadeyle karşılaştım.
Babamın yüzünden gurur ve mutluluk okunuyordu. Hocamın
yüzünde, bir hata yapacağım ve başarısız olacağım
korkusu ve endişesi vardı; söylediğim her sözü
benimle birlikte sessizce söylüyordu. Vergi toplayıcısı
Herşl, başını hafifçe yana doğru eğmiş oturuyor ve
kızıl renkli sakalının ucunu kıvırıyordu, bir gözü
kapalıydı, öbür gözü tavana bakıyordu, gerçek bir
uzman gibi. Çöpçatan
Şolem-Şahneh, gözlerini vergi toplayıcısı Herşl’dan
bir an olsun ayırmıyordu. Şarkı söylerken ileri geri
sallanmam için, bedeninin bir yarısı öne doğru uzanmıştı,
sonunda kendisini daha fazla tutamayıp, yarı gülme, yarı
öksürme arası bir sesle haykırıp, parmağıyla beni işaret
etti:
“Herkes bildiğini
söylüyordu – gerçekten de haklıymışlar!”
Birkaç
gün içerisinde nişan hazırlıklarına başlanmıştı
ve ben de vergi toplayıcısı Herşl’ın biricik kızı
Flestrele’nin şanslı nişanlısı olmuştum. |
|
|
YUKARI
|
|
|
G |
|

|
Bazen insan bir günde, başkalarının on yılda
büyüdüklerinden daha fazla büyüyebiliyor. Nişanlanır
nişanlanmaz, kendimi bir yetişkin gibi hissetmeye başladım,
görünüşümde bir değişiklik yoktu, ama yine de bir
şeyler değişmişti. En genç arkadaşımdan, Ribi
Zorah’a kadar herkes bana daha çok saygı göstermeye
başladı – ne de olsa artık nişanlı ve köstekli
saati olan biriydim. Babam bile beni azarlamayı ve dövmeyi
kesmişti – altın saati olan bir damat adayına vurmak
yakışık alır mıydı? Bu davranış, başkalarının gözünde |
|
ayıplanırdı, üstelik kişinin kendine saygısızlıktı!
İşin aslı, bir keresinde, okulda Eli adında bir damat
adayına, köylülerle birlikte buz pateni yaptığı için
vurmuşlardı. Köydeki herkes bu konuda dedikodu yapmıştı.
Gelin adayı bu rezaleti duyduğunda, o kadar çok ağlamıştı
ki, evlilik sözleşmesini iptal etmek zorunda kalmışlardı,
damat adayı Eli ise, kederinden ve utancından kendini göle
atmak istemişti, ama göl donmuştu.
Buna benzer bir felaket benim de başıma geldi,
dayak ya da buz pateni yüzünden değil, bir keman yüzünden.
Olaylar şöyle gelişti.
Meyhanemize sıkça gelen bir konuk vardı,
“Albay” diye çağırdığımız, bando şefi Çeşek.,
uzun boylu, yuvarlak sakallı ve kalın kaşlı, güçlü
bir genç adamdı. Konuşması, birkaç dilin garip bir
karışımından oluşurdu. Konuşurken, kaşları sürekli
aşağı yukarı oynardı; kaşlarını indirdiğinde yüzü
gece gibi kapkara olurdu, kaşlarını kaldırdığında
ise, gün gibi aydınlık, çünkü o kalın kaşlarının
altında, bir çift pırıl pırıl mavi göz vardı, gülen,
yumuşak bakışlı gözler. Altın renkli düğmeleri
olan bir üniforma giyerdi, onu
“Albay” diye çağırışımız bu yüzdendi.
Meyhanemizin sürekli müşterisiydi, Tanrı korusun
alkolik olduğundan değil, babamın, Çeşek’in içmeye
doyamadığı, dünyanın en güzel ve en lezzetli Macar
üzüm şarabını yapma konusundaki başarısından dolayı.
Koca elini, babamın omzuna koyar ve ona o garip dil karmaşasıyla
şöyle derdi:
“Bay şarap ustası! Siz dünyanın en güzel
Macar şarabını sunuyorsunuz! Böylesi bir şarap,
Budapeşte’de bile yok, yemin ederim!”
Çeşek bana her zaman dostça davranırdı, çok
çalışkan olduğum için bana saygı duyar, beni her
zaman dinler ve sınamak için sorular sorardı. Adam,
Yitshak ve Yosef hakkında sorular sorardı.
“Yoysef mi?” diye sorardım ona Yidişçe,
“Doğrucu Yoysef’ten mi söz ediyorsun?”
“Yosef,” derdi.
“Yoysef,” diye düzeltirdim yeniden.
“O bize göre Yosef, size göre Yoysef,” derdi
yanağımdan bir makas alarak, “Ha Yosef, ha Yoysef,
ikisi de aynı.”
“He-he-he!”
Ellerimi yüzüme götürüp, bir kahkaha atardım.
Oysa
nişanlandığımda beri, Çeşek artık bana bir
çocukmuşum gibi davranmaktan vazgeçmiş, yaşıtıymışım
gibi davranmaya başlamıştı, bana birliği ve müzisyenlerle
ilgili öyküler anlatıyordu (bu “Albay”ın konuşmasının
sonu gelmiyordu ve benden başka hiç kimsenin onu
dinleyecek zamanı yoktu.).
Çeşek müzik konusunu açtığında, ona şunu
sordum:
“Peki Albay hangi müzik aletini çalar?”
“Her aleti,” diye yanıt verdi, kaşlarını
bana dikerek.
“Peki ya keman?” diye sordum ve birden Çeşek’in
yüzü bir meleğinkini andırdı.
“Bir ara ziyaretime gel,” dedi “sana bir şeyler
çalayım.”
“Seni yalnızca Cumartesi günleri ziyaret
edebilirim,” dedim. “O da hiç kimsenin bilmemesi kaydıyla.
Bana söz verir misin?”
“Yemin ederim!” dedi ve kaşlarını yeniden
kaldırdı. |
|
|
YUKARI
|
|
|
H |
|

|
Çeşek kasabanın oldukça dışında, küçük
pencereleri, boyalı panjurları olan ve bahçesi kibirli
ve uzun ayçiçekleriyle dolu beyaz bir kulübede yaşıyordu.
Ayçiçekleri başlarını hafifçe yana eğip, sallandılar,
sanki bana şöyle der gibiydiler: “Buraya, bize gel genç
adam! Burada boş yer var, burada özgürlük var, burada
ışık var, burası serin, burası canlı, burası
harika!” Ve kasabanın tozu, dumanı ve sıcaklığından
sonra, kalabalık okulun gürültü ve patırtısından
sonra, bir güç beni oraya çekmişti sanki, çünkü
orada gerçekten de boş yer vardı,
özgürlük vardı,
ışık vardı,
çünkü orası serindi, canlıydı, |
|
harikaydı! İnsanın canı zıplamak,
bağırmak, şarkı söylemek ya da yerde yuvarlanıp, yüzünü
yeşil çimenlerin arasına gömmek istiyordu. Ama ne yazık
ki biz Yahudi çocuklar için bu mümkün değildi! Üzgünüm
ama sarı ayçiçekleri, yeşil lahanalar, temiz hava,
temiz toprak, pırıl pırıl bir gökyüzü, bizi kalabalık
süprüntülerimizde pek bulunan şeyler değildi!
Kırmızı renkli, ateş saçan gözleri olan,
siyah tüylü bir köpek tarafından karşılandım. O
kadar güçlü bir şekilde üzerime çullandı ki,
korkudan bayılacak gibi oldum. Neyse ki bağlıydı. Çığlıklarımı
duyan Çeşek, üzerinde üniformasıyla evden fırladı
ve sakinleştirmek için köpeği azarlamaya başladı, köpeğin
sesi kesildi. Sonra beni elimden tutup, siyah köpeğe doğru
götürdü, ondan korkmamamı, bana hiçbir zarar
vermeyeceğini söyledi. bunu kanıtlamak için de, köpeği
okşamamı önerdi. Düşünmeme bile izi vermeden, elimi
alıp köpeğin tüylerinin üzerinde gezdirdi, bir yandan
da köpeğin adını söyleyip, ona tatlı sözler mırıldanıyordu.
Siyah köpek kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı,
başını önüne eğdi, yalandı ve bana “Şansın var
ki, sahibimin yanındasın, aksi halde elini kurtaramazdın.”
dermişçesine uzun uzun baktı.
Köpek korkumu yenip, “Albay” ile birlikte eve
girdikten sonra, duvarlarda asılı duran çok sayıda
silahı görüp şaşkına döndüm. Yerde, korkunç
derecede sivri dişleri olan, aslan ya da leopar başlı
bir post seriliydi. Beni asıl endişelendiren aslan değildi
– ne de olsa ölüydü; ama ya o silahlar! Ev sahibimin,
kendi bahçesinden toplayıp, bana ikram ettiği
eriklerle, olgun elmaların tadına bile varamadım; gözlerim
sürekli bir duvardan öbürüne gezindi durdu. Ama sonra,
Çeşek kırmızı bir kutunun içinden küçük, yuvarlak
hatlı ve kıvrımlı kemanı çıkartıp, onu gür sakalıyla,
güçlü elleri arasına sıkıştırdığında ve keman
yayıyla ilk darbeleri vurup, ilk melodiler duyulmaya başlandığında,
bir anda her şeyi unutuverdim, siyah köpeği, vahşi
aslanı ve silahları. Tek görebildiğim Çeşek’in gür
sakalı, indirdiği kalın kaşlarıydı, tek fark
edebildiğim yuvarlak hatlı, kıvrımlı keman ve yayları
üzerinde dans eden parmaklardı, öylesine büyük bir
beceriyle çalıyordu ki, insan bu denli usta parmaklara
nasıl sahip olduğunu merak ediyordu.
Sonra Çeşek, gür sakalı, kalın kaşları ve
olağanüstü parmaklarıyla, bir anda gözümün önünden
kayboldu ve hiçbir şey görememeye başladım.
Artık yalnızca bir şarkı, bir sızlanma, bir hıçkırık,
bir mırıltı, bir kükreme duyuyordum – daha önce
hayatımda hiç duymadığım garip sesler! Bal kadar tatlı,
akıtılan yağ kadar yumuşak sesler – doğrudan ve hiç
durmadan, havada süzülen yüreğime ve başka bir dünyaya,
yalnızca saf şarkı seslerinin olduğu bir cennete uçan
ruhumun derinliklerine akıtılıyordu sanki.
“Bir fincan çay ister misin?”diye seslendi Çeşek
bana, kemanını kutusuna bırakıp, sırtıma hafifçe
vurarak.
Birdenbire cennetin yedinci katından, yeryüzüne
düştüğümü sandım.
O günden sonra her Şabat günü, Çeşek’in
keman çalışını dinlemek için evine gitmeye başladım.
Hiç kimseden korkmadan, doğrudan evine giriyordum, hatta
beni görür görmez kuyruğunu sallamaya başlayan ve üzerime
atlayıp, elimi yalamaya çalışan siyah köpekle bile
dost olmuştum. Ama ona izin vermiyordum, “Bence,
uzaktan dost olalım!”
Evdekilerin, Şabat günü ne yaptığımdan
haberleri yoktu – ne de olsa ben artık nişanlı bir
damat adayıydım! – ve şimdi size anlatacağım o şanssızlığın,
o felaketin başıma geldiği güne dek de bunu
bilmediler. |
|
|
YUKARI
|
|
|
I |
|

|
Sorarım size, genç bir Yahudi Şabat günlerini
kasabanın dışında dolaşarak geçirirse, kime zarar
vermiş olur? İnsanların, başkalarının attığı her
adımı yakından izlemek dışında uğraşları yok
mudur? Ama Yahudilerin yaradılışlarında, başkalarının
işlerine burunlarını sokmak, onları yakından izlemek,
hatalarını bulmak ve gereksiz önerilerde bulunmak gibi
huylar olduktan sonra, bu konuda şikâyet etmenin hiçbir
anlamı yok. |
|
Örneğin, neden
duanın tam ortasında, tanımadıkları birinin
tefilinlerini düzeltirler; ya da aceleyle bir yerlere
yetişmeye çalışan birini durdurup, yalnızca
kendilerini rahatsız ettiği için, kıvrık duran paçasını
düzeltmesini söylerler; ya da birini parmaklarıyla işaret
ederler ve adam neyi işaret ettiklerini bir türlü
anlayamaz: burnunu mu, sakalını mı yoksa başka bir şeyi
mi; ya da birisi bir kutuyu açmaya çalışırken, kutuyu
elinden alıp, “Sen yapamazsın, bırak da ben yapayım,”
derler? Ya da bir ev inşa etmekte olan birini durdurup,
hatasını yüzüne vururlar – ya tavan çok yüksektir,
ya odalar fazla büyük, ya pencereler fazla geniş –
sanki adam evi yıkıp, onu baştan inşa edecekmiş gibi!
Bu karakter özelliği bizim içimizde vardır, ezelden
beri, dünya kurulduğu günden beri. Oysa dünyayı değiştiremeyiz,
bundan sorumlu değiliz.
Bu giriş konuşmasından
sonra, bizimle hiçbir ilgisi olmayan Efraim Klutz’un, gözünü
bir an olsun benden ayırmadığını, nereye gittiğimi
adım adım izlediğini, beni babamla yüzleştirip, Şabat
günleri “Albay”ın evine gidip sigara içtiğimi ve trefa
yediğimi gördüğünü anlatması, sizi pek de şaşırtmayacaktır.
Yemin bile etmişti; “Tanrı başıma hep iyi şeyler
getirsin ve eğer yalan söylüyorsam, bir gün daha yaşamam
nasip olmasın ve eğer tek bir yanlış sözcük söylüyorsam,
ağzım çarpılsın, iki gözüm önüme aksın!”
“Amin! Öyle
olsun!” dedim ve bu küstahlığım yüzünden babamdan
bir tokat yedim. Ama durun, olayları sırasıyla anlatmadım.
Size Efraim Klutz’un kim olduğunu ve neler olduğunu söylemeyi
unuttum.
Kasabanın kıyısında,
köprünün öbür tarafında Efraim Klutz adında bir
Yahudi yaşardı. Ona neden Klutz (kalas) adını vermişlerdi?
Çünkü bir zamanlar kerestecilikle uğraşmıştı. Bir
çerçeve işiyle ilgili, karışık bir öyküydü.
Deposunda, bir başkasına ait kerestelere rastlamışlar
ve bu da büyük sorunlar yaratmış, hatta aleyhinde dava
açılmıştı; hapse girmekten son anda kurtulmuştu. O
olaydan sonra, kerestecilik işini bırakarak, kendini
cemaat işlerine, halkın sorunlarına, esnaf
birliklerine, vergilere ve sinagoglara adamıştı. Başlarda
hiç de başarılı olamamıştı, insanlar onu sürekli aşağılıyorlardı;
ama zamanla kendini işine verip, insanların güvenini
kazanmaya başladıkça, onlara “doğru kapıları açmasını
bildiğini” gösterdikçe, Efraim yararlı bir kişi
haline gelmişti, hatta o kadar gerekli biri olmuştu ki,
işler artık onsuz yürümüyordu. İşte bir kurdun
elmanın içine girişi de böyledir, kendini evindeymişçesine
rahat hisseder, gittikçe yayılır ve sonunda elmayı
çürütür.
Efraim kısa boylu,
bodur bacaklı, küçük elli, al yanaklı biriydi, hızlı
adımlarla, tıpkı bir kuş gibi sekerek yürür, sürekli
başını arkaya savururdu. Gıcırtıya benzer sesiyle,
çabucak konuşur ve etrafa dağılan kuru fasulyelerin çıkarttıkları
sese benzer bir kahkaha atardı. Nedenini bilmiyorum ama
ona bakmaya bile dayanamıyordum. Her Şabat günü, Çeşek’in
evine giderken ya da Çeşek’in evinden dönerken, ona
üzerinde kolsuz, yamalı, uzun Şabat paltosuyla, köprünün
üzerinde dolaşırken rastlardım. Kolları arkasında,
paltosunun etekleri, ayakkabılarının topuklarına çarparak
yürür ve o tiz
sesiyle bir şeyler mırıldanırdı.
“Şabat
Şalom!” derdim ona.
“Şabat
Şalom!” derdi. “Delikanlımız nereye gidiyor
acaba?”
“Yalnızca dolaşıyorum,” derdim.
“Yalnızca dolaşıyor musun? Tek başına mı?”
derdi, gözlerime garip bir ifade ve anlaşılması
olanaksız bir gülümsemeyle bakarak; tek başıma dolaşıyor
olmam akıllıca bir şey miydi, acaba şaka mıydı yoksa
safi aptallık mı? |
|
|
YUKARI
|
|
|
J |
|

|
Bir keresinde, Çeşek’e giderken, Efraim
Klutz’un beni dikkatle izlediğini fark ettim. Köprünün
üzerinde durup da, suya doğru baktığımda, Efraim de
durup, suya baktı. Geri döndüğümde, o da geri döndü.
Öbür yöne döndüğümde, o da aynı şeyi yaptı.
Sonra gözden kaybolmayı başardım. Daha sonra, Çeşek’in
evinde oturmuş çay içerken, siyah köpeğin birine
havladığını ve tasmasını çekiştirdiğini duyduk.
Pencereden baktığımda, kaçmaya çalışan esmer, kısa
boylu, bodur bacaklı birini
görür gibi oldum. Yürüyüşünden, |
|
onun Efraim Klutz
olduğuna yemin edebilirdim.
İşte hepsi bu. O
Şabat günü,
Avdala
duasından sonra, akşam karanlığında, yorgun argın
eve vardığımda, Efraim’in yemek masamızda
oturduğunu gördüm. Hızla konuşuyor ve o garip
kahkahasıyla gülüyordu. Beni görünce, bir anda sustu
ve kısacık parmaklarını masaya vurmaya başladı. Tam
karşısında babam oturuyordu, beti benzi atmıştı,
sinir içinde sakalını burup, kıllarını teker teker
yoluyordu, bu onun çok kızgın olduğunu gösteren bir
hareketti.
“Nereden geliyorsun?” diye sordu babam ve
Efraim’e baktı.
“Nereden geliyor olmam gerekirdi?” dedim.
“Ben nereden bileyim?” dedi. “Sen söyle. Sen
daha iyi bilirsin.”
“Kütüphaneden,” dedim.
“Peki, bütün gün neredeydin?” dedi.
“Nerede olmam gerekiyordu?” dedim.
“Ben nereden bileyim?” dedi. “Sen söyle. Sen
daha iyi bilirsin.”
“Kütüphanede,” dedim.
“Kütüphanede ne yaptın, peki?” dedi.
“Kütüphanede ne yapıyor olmam gerekirdi?”
dedim.
“Ne yapman gerektiğini ben nereden bileyim?”
dedi.
“Ders çalıştım,” dedim.
“Ne çalıştın, peki?” dedi.
“Ne çalışmam gerekirdi?” dedim.
“Ne çalışman gerektiğini ben nereden
bileyim?” dedi.
“Gemara’yı
çalıştım,” dedim.
“Hangi Gemara’yı
çalıştın?” dedi.
“Hangi Gemara’yı
çalışmam gerekirdi?” dedim.
“Hangi Gemara’yı
çalışman gerektiğini ben nereden bileyim?” dedi.
“Şabat Gemara’sını
çalıştım,” dedim.
İşte
tam o anda Efraim Klutz o garip kahkahalarından birini
attı ve babam artık dayanamadı. Sandalyesinden fırladığı
gibi, yüzüme, yıldızları saymama neden olan iki tokat
patlattı. Annem olanları ta öbür odadan duydu ve
çığlık çığlığa yanımıza geldi.
“Nahum!
Tanrı yardımcın olsun! Ne yapıyorsun? O nişanlı ve
evlenmek üzere olan bir çocuk, tam düğün öncesi bu
yapılır mı? Düşün bir kere, Tanrı korusun, ya müstakbel
kayınpederi bu olanları duyacak olursa?”
Annem
haklıydı. Müstakbel kayınpederim tüm bu olanları
duydu – Efraim evine giderken, uğrayıp vergi toplayıcısı
Herşl’e her şeyi anlattı, çünkü ikisi kanlı bıçaklıydılar
*
* *
Ertesi günü
evlilik sözleşmeleri ve armağanlar geri verildi ve ben
bir damat adayı olmaktan çıktım. Babam üzüntüden
hastalandı ve bir süre yataktan çıkamadı, anemin tüm
yalvarışlarına karşın yüzüme bile bakmayı
reddetti.
“Utanç!” dedi.
“Utanç, benim için her şeyden daha kötü!”
“O kadar da önemli
değil!” diye avutmaya çalıştı onu, annem. “Tanrı
bize başka bir eş gönderecektir. Ne yapabiliriz? Canımıza
mı kıyalım? Belki de kısmet değildi.”
Babamı ziyarete
gelenler arasında, bando şefi Çeşek de vardı. Babam
onu görür görmez, yatağında doğruldu ve gözlerinin
içine bakarak şunları söyledi:
“Ah Albay!
Albay!”
Öksürüğünü ve
göz yaşlarını tutmaya çalışırken, tek söyleyebildiği
buydu.
Hayatımda ilk kez
babamı ağlarken görüyordum. Yüreğimi bir sızı, içimi
bir sıkıntı kapladı. Göz yaşlarımı yutarak,
pencereden dışarı baktım. O anda vermiş olduğum üzüntüden
büyük bir pişmanlık duydum. Bir daha asla ama asla
babamı öfkelendirmeyeceğim ve acı çekmesine neden
olmayacağım konusunda, kendi kendime yemin ettim.
Artık
keman yoktu! |
|
|
YUKARI
|
|
|
|
|
BİTTİ
!
|
|
|