KEMAN ÇALMAK

 B C D E F G  H  I  J A

Çocuklar, bugün size kemanımla bir şeyler çalacağım. Bana göre, dünyada keman çalmayı bilmekten daha iyi, daha güzel hiçbir şey yoktur. Yanıldığımı mı düşünüyorsunuz? Sizi bilmem, ama ben kendimi bildiğimden beri bir kemanım olmasını isterdim ve müzisyenlere adeta tapardım! Köyde bir düğün olduğunu duyar duymaz, müzisyenleri selamlamak için oraya koşan ilk ben olurdum. Bas kemanın arkasına geçer, en kalın telini çeker – buuum! – ve oradan kaçardım! Buuum! – ve kaçardım.

Bir keresinde, bu “buuumlarım” yüzünden, başım, yassı burunlu ve delici bakışlı bir Yahudi olan bas çalgıcısı Berl’le belaya girmişti. Kemanın telleri arasına sessizce sokulduğumu görmediğini söylemiş, ama elimi en kalın tele uzatır uzatmaz, beni kulağımdan tuttuğu gibi kapının önüne koymuştu:

“Seni küçük yaramaz, hemen mezuzayı öp ve buradan defol!”

Oysa bu azar, beni caydırmadı. Müzisyenleri bir gölge gibi izlemeyi sürdürdüm. Hepsini çok seviyordum, düzgün siyah sakallı ve narin beyaz parmaklı kemancı Şayke’den, kulaklarının arkasındaki saçları yer yer dökülmüş olan kambur davulcu Getzi’ye kadar. Çoğu zaman çaldıklarını dinlemek için, bir bankın altına gizlenirdim, çünkü aksi halde beni oradan kovarlardı.  Bankın altından, Şayke’nin narin parmaklarının keman tellerinin üzerinde dans edişlerini izler ve ustaca kemanından çıkarttığı o tatlı melodiyi dinlerdim.

Onu izleyen birkaç gün, boyunca, kendimden geçmiş bir halde olurdum ve Şayke gözümün önünden bir an olsun gitmezdi. Geceleri rüyama girer, gündüzleri ise aklıma – düşüncelerimden  bir an olsun ayrılmazdı. Kemancı Şayke olduğumu hayal eder, sol kolumu kıvırır, parmaklarımı oynatır ve başımı yana eğmiş, gözlerimi yarı kapamış halde, sağ kolumu, elimde bir yay varmış gibi hareket ettirirdim – tıpkı Şayke gibi, en ince ayrıntısına kadar!

Hocam, Noteh-Leib bu kol hareketlerini yaptığımı, başımı eğip, gözlerimi araladığımı gördüğünde – üstelik dersin tam ortasında – beni okkalı bir tokatla ödüllendirmişti:

“Şu yaramaza da bakın hele! Burada alfabeyi öğreniyoruz, oysa o yüzünü gözünü tuhaf şekillere sokup, sinek avlıyor!”

 

YUKARI

  B

Kendi kendime söz vermiştim, dünya tersine bile dönse, bir kemanım olmalıydı, her ne pahasına olursa olsun! Ama kemanı nasıl yapabilirdim ki? Elbette ki, sedir ağacından. “Sedir” demek kolay, ama dediklerine göre yalnızca İsrail’de yetişen sedir ağacının tahtasını nereden bulacaktım? Bunu Tanrıya havale ettim – bu düşünceyi aklıma O koymuştu. Evimizde, bize büyükbabam Bay Anşel’den miras kalan ve iki amcamla, nur içinde yatsın, sevgili babamın bununla ilgili olarak sürekli  tartıştıkları eski bir kanepe vardı. Beni Amcam, en büyük ağabey olduğu 

için, kanepeyi kendisinin hak ettiğini iddia etmişti; Sender Amcam içlerinde en küçükleri olduğu için, kanepenin onun hakkı olduğunu  söylemişti; babam damat olduğu için kanepe üzerinde hiçbir hak iddia edememişti, sonuçta karısı yani annem, tek kız olduğu için kanepe kendisine kalmıştı. Bu ilkiydi. İkinci olarak da, kanepe bizim evde olduğu için, zaten bizim sayılırdı. Ama sonradan İtke Teyzeyle, Zlatke Teyze, bu kanepe yüzünden öylesine büyük bir rezalet çıkarmışlardı ki, bütün kasaba kanepeyle ilgili haberlerle çalkalanmıştı! Uzun sözün kısası, kanepe, bizim kanepemiz olarak kaldı.

Tahta bir iskeleti olan, sıradan bir kanepeydi; ince kaplaması ayrılmış, yer yer de yumurta şeklinde kabarmıştı. Ama ayrılan tahta kaplaması, keman yapımında kullanılan gerçek sedir ağacındandı. Bunu okulda duymuştum. Kanepenin, benim işime yarayan tek bir kusuru vardı, bir kez oturduğunuzda kalkmanız olanaksızdı, çünkü tam orta yeri, sanki iki tepenin arasında kalan bir vadi  gibi bel vermişti. Hiç kimse o kanepeye oturmak istemezdi, bu yüzden emekliye ayrılmış, evin bir köşesine atılmıştı, bu da benim için çok iyiydi.

Bu kanepeye göz koymuştum. Bundan uzun süre önce bir yay elde etmiştim. At arabacısı Yudel’in oğlu olan arkadaşım Şimeli bana babasının atının kuyruğundan birkaç tel vereceğine söz vermişti. Yayımı yağlamak için reçinem de vardı. Mucizelere bel bağlamaktan nefret ederdim, bu yüzden annemin tavan arasında duran çemberli eteğinden sarkan tellerden birine karşılık,  Sara’nın oğlu olan arkadaşım Meir-Lippa’yla reçinesini takas etmiştim. Sara’nın oğlu Meir-Lippa, metal parçasından kendine çift taraflı keskin bir bıçak yapmıştı. Bu bıçağa da göz koymuş ve onu yeniden takas etmek istemiştim, ama Meir-Lippa kabul etmemişti. Bağırmaya başlamıştı:

“Kendini çok akıllı sanıyorsun galiba! Bu bıçağı yapak için tam üç gece boyunca uğraştım, onu hiç durmadan biledim, üstelik bu arada parmaklarımı da kestim, şimdi de tutmuş, onu yeniden takas etmek istediğini söylüyorsun!”

“Şikâyet edene bakın hele!” dedim. “Ona kimin ihtiyacı var ki! Eninde sonunda bir metal parçası! Tavan aramızda onlardan daha bir sürü var! Torunlarımıza bile yetecek kadar!”

Zaten gereksinim duyduğum her şeye sahiptim. Geriye bir tek şey kalıyordu: kanepeden sediri söküp çıkartmak. Öğleden sonra, annem dükkânın başına geçip, babam da öğle yemeği sonrasında  kestirdiği sırada, elime bir çivi alıp, kanepenin arkasına gizlendim ve özenle işe koyuldum. Babam bir şekilde, uykusunda kazıma seslerini duymuş olmalıydı. Önce evin içinde bir fare olduğunu düşündü ve yattığı yerden, “Kışt! Kışt!” diye bağırmaya başladı. Korkudan ölecektim. Sonra babam öbür yana döndü, horlama sesini yeniden duyduğumda da, işime kaldığım yerden devam ettim. Birden bire gözlerimi kaldırdım – babam başımda durmuş, tuhaf bir biçimde bana bakıyordu. İlk başta, ne yaptığını anlamamış gibi görünüyordu. Sonra mahvolmuş kanepeyi gördüğünde, beni kulağımdan tutup, öldüresiye dövmeye başladı. Kendime gelebilmem için soğuk suyun altına girmem gerekti. “Tanrı yardımcın olsun! Çocuğa ne yaptın böyle?” diye sızlanmaya başladı annem, gözyaşları içinde.

“Oğlun ve varisin, benim ölümüme neden olacak!” diye bağırdı babam, beti benzi atmıştı, göğsünü tutup, dakikalar boyunca öksürdü.

“Neden kendini bu kadar yıpratıyorsun?” diye sordu annem, babama. “Sen hasta bir adamsın! Şu yüzünün haline bak, Allah düşmanıma vermesin!”

 

YUKARI

  C

Ben büyüdükçe, keman çalma isteğim de benimle birlikte büyüyordu ve durumu daha da beter etmek için, her gün müzisyenleri dinlemeye başlamıştım. Evimizle, okulumun arasında, içinden her türlü müzik aletinin sesi ve en önemlisi de keman sesi gelen, üzeri saman saplarıyla örtülü küçük bir kulübe  vardı. Kulübede Köse Naftalzi yaşardı, kısa bir kaftan giyen ve uzun favorilerini kolalı yakasıyla, kulaklarının arkasına atan Yahudi bir müzisyendi. Yüzüne yapıştırılmış gibi  

duran kocaman bir burnu, kalın dudakları, kara dişleri ve “köse” diye çağırılmasına neden olan tüysüz, çiçekbozuğu bir cildi vardı. Karısı gerçek bir bebek makinesi gibiydi, bu yüzden “Havva Ana” diye çağırılıyordu. Tam on sekiz, belki de daha fazla çocukları vardı, hepsi de hasta, yarı çıplak ve çıplak ayaklıydı, ama en küçüğünden, en büyüğüne kadar her biri, bir müzik aleti çalardı, gerek keman, gerekse çello, yaylı sazlar, borazan, flüt, nefesli sazlar, harp, zil, balalayka, üçgen, ya da davul. İçlerinden bir çoğu, en güzel melodileri ıslıkla çalabiliyorlar ya da bardaklara, çanaklara, tahta parçalarına, hatta yanaklarına vurarak müzik yapabiliyorlardı – onlar gerçek birer şeytandı!

Bu aileyle bir rastlantı sonucu tanışmıştım. Bir gün evlerinin önünde durmuş, çalışlarını dinlerken, büyük çocuklarından biri olan, on beş yaşındaki çıplak ayaklı flütçü Pinni, orada durduğumu görüp, çalışlarını beğenip, beğenmediğimi sordu.

“En büyük arzum, bundan on yıl sonra, böylesine güzel çalabilmek!” dedim.

“Bunu yapabilirsin,” dedi ve babasının ayda iki ruble karşılığında bana çalmasını öğretebileceğini söyledi.

“Hangi aleti çalmak isterdin?” diye sordu. “Keman mı?”

“Keman.”

“Keman mı?” dedi. “Ayda iki buçuk ruble ödeyebilir misin? Yoksa sen de benim gibi fakir misin?”

“Bunu yapabilirim,” dedim, “ama bir şey var. Bunu hiç kimse bilmemeli, ne babam, ne annem, ne de hocam.”

“Tanrı korusun!” dedi. “Bunu kim herkese yaymak ister ki? Yanında bir puro izmariti bulunur mu ya da bir sigara? Hayır mı? Sigara içmiyor musun? Öyleyse bana biraz borç ver de kendime sigara alayım. Ama hiç kimseye söyleme çünkü babam sigara içtiğimi bilmiyor ve annem de param olduğunu duyacak olursa, onu benden alıp akşam yemeği için ekmek satın alır. İçeri girsene. Neden dışarıda duruyorsun?”

 

YUKARI

  D

Korku içinde, kalbim hızla atarak ve bacaklarım titreyerek, bu küçük Cennet Bahçesinin eşiğinden içeri adımımı attım.

Yeni arkadaşım Pinni, beni babasıyla tanıştırdı:

“Bu Şalom Nahum Vevik, zengin bir adamın oğlu. Keman dersleri almak için can atıyor.”

Köse Naftalzi, uzun favorilerini kulaklarının arkasına sıkıştırdı, yakasını düzeltti, kaftanının önünü ilikledi ve kemanın dünyanın 

en iyi ve en güzel müzik aleti ve en saygı değer enstrümanı  olduğu konusuna da değinerek, genel olarak, bir müzik aleti çalmanın önemi hakkında bir konuşma yapmaya başladı. Haklı olduğunu kanıtlamak için de, borazan ya da flütün aksine, keman solosu yapılabileceğini ekledi. Her zaman için keman – o, tüm müzik aletlerinin anasıydı.

Köse Naftalzi, müzik konusundaki konuşmasını yaparken, öylesine abartılı hareketler yapıyordu ki, burnu bile seğirmeye başlamıştı. Söylediği her sözcüğü sindirmek için, ağzına ve kara dişlerine hayranlıkla bakıyordum.

“Anlaman gereken şu ki,” dedi Köse Naftalzi, söylevinden hoşnut bir tavırla, “kemanın geçmişi, diğer tüm müzik aletlerinden daha eskiye dayanır. Dünyanın ilk kemancısı Tuval-Cain’di, yoksa Methusaleh miydi, tam olarak hatırlayamıyorum. Sen benden daha iyi biliyor olmalısın, ne de olsa bunları okulda öğreniyorsunuzdur. Bir başka ünlü kemancı Kral David idi. Bir üçüncüsü Paganini, o da Yahudi’ydi. Dünyanın en ünlü kemancıları Yahudi’ydi. Örneğin Stempenyu ve Podhotzur. Kendim hakkında bir şey söylemeyeceğim. Benim de fena çalmadığımı söylerler, ama kendimi nasıl Paganini ile kıyaslayabilirim ki? Paganini’nin, keman için ruhunu Aşmodey’e sattığını söylerler. Paganini, ona çok para verseler de, kraliyet ailesi ya da din adamları gibi önemli insanlar için çalmaktan nefret ederdi. Küçük hanlarda ve köylerde yoksul insanlar için ya da ormanda kuşlar ve böcekler için çalmayı yeğlerdi. İşte Paganini böyle bir kemancıydı. Pekala, çocuklar, müzik aletlerinizin başına!”

İşte Köse Naftalzi, her biri bir saniye içinde müzik aletlerinin başına dönen çocuklarına bu şekilde emir verdi. Naftalzi ayağa kalktı, kemanının yayını masaya vurdu, önce her bir çalgıcıya, sonra da tüm gruba sert bir bakış fırlattı ve her biri kendi müzik aletini çalarak, öylesine güzel bir konser vermeye başladılar ki, neredeyse bayılacağımı hissettim. Her biri, öbüründen daha fazla ses çıkarmaya uğraşıyordu, Kemele adlı sıska, ayakları şişmiş, burnu akan küçük bir çocuk ise, kulaklarımın dibinde  bağırıyordu. İçlerinde en garip aleti çalan Kemele idi, önceden şişirilmiş bir çantayı andıran ve şimdiye dek duyduğum en tuhaf sesi çıkaran bir aletti, kuyruğuna basılmış ve can havliyle miyavlayan bir kedinin sesini andırıyordu. Kemele, bir yandan çıplak ayağıyla tempo tutuyor, bir yandan da haylaz gözlerini bana dikmiş: “İyi çalmadığımı mı düşünüyorsun?” dermişçesine göz kırpıyordu. Ama en zor görev Naftalzi’nindi: aynı zamanda hem çalıyor, hem orkestrayı yönetiyor, hem de elleri, ayakları, burnu ve tüm bedeniyle tempo tutuyordu. Ve Tanrı korusun, içlerinden biri bir hata yapacak olsa, dişlerini gıcırdatarak, öfke içinde söyleniyordu:

“Forte, aptal! Forte, fortissimo! Tempo, geri zekâlı, tempo!... Bir, iki, üç! Bir, iki, üç...!”

 

YUKARI

 

E

Köse Naftalzi ile, ayda iki rubleye, birer buçuk saatten, haftada üç ders almak üzere anlaştım, bu aramızda bir sır olarak kalacaktı, aksi halde bir daha gelmeyecektim. Hiç kimsenin haberi olmayacağına dair bana söz verdi.

“Bizler, asla parası olmayan insanlarız,” dedi Naftalzi gururla yakasını düzeltirken, “ama dürüstlük ve doğruluk konusunda en zengin insanlardan daha varlıklıyız! Üzerinde birkaç kuruş var mı?”

Cebimden bir ruble çıkartıp, Naftalzi’ye uzattım. Naftalzi, tıpkı bir doktorun muayene ücretini aldığı gibi, iki parmağıyla avcumdaki parayı dikkatlice aldı ve Havva Ana’ya seslenip, ona doğru döndü ve şöyle dedi:

 “Git de şu parayla, öğle yemeği için bir şeyler al!”

Havva Ana, parayı iki eli ve on parmağıyla birden yakalayıp, onu incelemeye koyuldu, sonra kocasına ne alması gerektiğini sordu.

 “Ne istersen,” diye yanıt verdi Naftalzi, umursamaz bir tavırla. “Birkaç ekmek al, iki ya da üç balık ve biraz da tatlı, ve sakın soğan, sirke ve yağ almayı da unutma, evet, evet, hazır başlamışken, biraz da viski....”

Tüm bu yiyecekler, masanın üzerine dizildiğinde, çocuklar sanki oruçlarını bozarmışçasına bir iştahla yemeye başladılar. Benim de canım çekmişti ve masaya davet edildiğimde, teklifi geri çeviremedim. O güne dek, o ziyafetteki kadar afiyetle yemek yediğimi anımsamıyorum.

Yemekten sonra, Naftalzi çocuklarına, müzik aletlerinin başına geçmeleri için işaret verdi ve bu kez beni kendi bestelerinden biriyle onurlandırdı. O kadar yüksek çalıyorlardı ki, kulaklarım sağır olmuş, kafam uyuşmuştu. Köse Naftalzi’nin bestesi başımı döndürmüştü. Ertesi günü okulda, hocam, öğrenciler ve kitaplar gözümün önünde uçuşup duruyorlardı, kulaklarımdaki tek ses ise, Naftalzi’nin bestesiydi. O gece rüyamda, Aşmodey’e binmiş gelen, ve kemanıyla kafama vuran Paganini’yi gördüm. Çığlık atarak ve bir baş ağrısıyla uyandım ve sözcükleri sanki bir musluktan fışkırırcasına sıraladım. Tam olarak ne dediğimi bilmiyorum, ama ablam Pessl bana sonradan ateşin etkisiyle sayıkladığımı söyledi. Sözcükler anlamsızdı – “beste” ve “Paganini” gibi çılgın sözler. Ayrıca ablam bana, hasta olduğum süre içinde müzisyen Naftalzi’nin çıplak ayaklı oğlunun ziyaretime gelip, sağlığımı sorduğunu ama onu kovaladıkları için bir daha gelmediğini de söyledi.

“Müzisyenin oğlunun burada ne işi vardı?” diye sürekli sorup durdu ablam, ben de ısrarla, “Bilmiyorum, bilmiyorum. Nereden bilebilirim?” diye tekrar ettim.

“Sana hiç yakışıyor mu?” dedin annem bana “ Kayn ayn horeh, sen saygın bir çocuksun, hatta sana bir kız aramaya bile başladılar, ama sen tutmuş çıplak ayaklı küçük müzisyenlerle arkadaşlık ediyorsun, öyle mi? Müzisyen Naftalzi’nin oğlunun burada ne işi vardı?”

“Naftalzi de kim?” dedim, bilmiyormuş gibi görünerek, “Ne müzisyeni? 

“Şu meleğe bakın hele,” diye söze karıştı babam, “neden söz ettiğimizi bilmiyor! Bir kuzu kadar masum! Ben senin yaşındayken, nişanlıydım, sense hâlâ çocuklarla oyun oynuyorsun! Giyin de okula git! Eğer yolda, vergi toplayıcısı Herşl ile karşılaşırsan ve sana neyin olduğunu sorarsa, ona hiçbir şeyin olmadığını söyle! Ne dediğimi duyuyor musun? Hiçbir şey!”

Vergi toplayıcısı Herşl’ın bu konuyla ne ilgisi olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Ve neden ona hiçbir şeyim olmadığını söylemek zorunda olduğumu bilmiyordum. Birkaç hafta içinde, sorumun yanıtını bulacaktım.

 

YUKARI

  F

Vergi toplayıcısı Herşl’ın bu şekilde çağırılmasının nedeni, kendisinin, babasının ve onlardan önce de büyükbabasının vergi toplama yetkileri olduğundandı. Koca göbekli, kızıl sakallı, buğulu gözlü, açık tenli ve kocaman yüzlü, bir genç adamdı – tıpkı bir aydın gibi. Köyde, ustalığı, parlak bir zekâya sahip olması, Tora eğitimini tamamlamış olması ve iyi bir kalemi olması yani güzel yazı yazmasıyla ün salmıştı. El yazısıyla yazmış olduğu belgeleri dünyanın dört bir yanına 

yayılmıştı.  Vergi toplayıcısı Herşl’ın, paranın yanı sıra, kızıl saçlı, buğulu gözlü, hık demiş babasının burnundan düşmüş tek bir kızı vardı. Adı Ester’di ama onu Flesterle diye çağırırlardı. Utangaç ve kibar bir kızdı ve okula giden oğlanlardan, Ölüm Meleğinden olduğu kadar korkardı. Onunla sürekli dalga geçer, alay eder, hakkında şarkılar uydururduk:

Esterle

Flesterle

Neden kız kardeşin

Yok hele?

Bu şarkının sözlerinin nesi kötüydü? Gerçekten de hiçbir şeyi. Yine de Flesterle şarkıyı duyar duymaz, kulaklarını tıkar ve ağlayarak koşmaya başlardı, evlerine girip, günlerce çıkmazdı.

Ama bu uzun zaman önceydi, henüz çocukken. Şimdiyse artık, uzun kızıl saçlarını ören ve gelinlik çağına gelmiş bir genç kız gibi son moda elbiseler giyen, saygın bir genç bayandı. Annem ona büyük bir saygı duyar, süreli över ve onu “beyaz güvercin” diye çağırırdı. Bazen, Şabat günlerinde Esterle, ablam Pessl’ı ziyarete gelirdi ve beni gördüğünde her zamankinden fazla kızarır ve bakışlarını yere indirirdi. Ablam Pessl, Esterle geldiğinde, bir şey sormak bahanesiyle beni yanlarına çağırıp, her ikimizin de gözlerinin içine bakmayı adet edinmişti.

Bir gün babam, vergi toplayıcısı Herşl ve siyah sakallı, altı parmaklı fakir bir Yahudi olan çöpçatan Şolem-Şahneh ile birlikte okuluma geldi. Ribi Zorah, böylesine seçkin konukları okulda görünce hızla kaftanını giyip, şapkasını taktı. O kadar heyecanlanmıştı ki, telaştan uzun favorileri kulağının arkasına dolandı, şapkası başından kayıp kelini ortaya çıkartı ve yanakları kıpkırmızı oldu.  Ortada bir şeylerin döndüğü kesindi, bu çöpçatan Şolem-Şahneh’in son zamanlarda okulu sıkça ziyaret etmeye başlamasından belliydi. Hocamızdan dışarı gelmesini rica eder ve orada durup, onunla bir süre fısıldayarak konuşur, elleriyle işaret eder, omuz silker ve derin bir iç geçirirdi:

“Şey, söyleyecek ne var ki, hep aynı hikâye! Kısmetse olur, ama sonradan olacakları kim bilebilir?”

Konuklar geldiğinde, hocamız Ribi Zorah onları nereye oturtacağını bilemedi. Üzerinde etin  tuzladığı bir mutfak taburesi alıp, elinde birkaç kez çevirdi, sonra yine elinde tabureyle, odanın içinde bir o yana bir bu yana gitti, en sonunda tabureyi yere koyup, üzerine kendisi oturdu. Ama kısa süre sonra, bir yerleri yanıyormuş gibi yerinden fırladı, kafası karışmıştı ve sanki parasını çaldırmışçasına kaftanının arka cebini kontrol etti.

“Burada bir tabure var, oturun!” diye işaret etti konuklara.

“Sorun değil, siz oturun!” dedi ona, babam. “Buraya yalnızca birkaç dakikalığına geldik, Bay Zorah. Oğlumun Tanah’ı okumasını dinlemek istiyorlar.”

Ve babam, vergi toplayıcısı Herşl’ı işaret etti.

“Tabii, zevkle, neden olmasın?” dedi Ribi Zorah, eline küçük bir Tanah alıp, vergi toplayıcısı Herşl’a uzatırken, yüzünde, “Al işte ve ne yapacaksan yap!” dermiş gibi bir ifade vardı. 

Vergi toplayıcısı Herşl, bu konuda gerçek bir uzman gibi,  küçük Tanah’ı eline aldı, başını yana eğdi, tek gözünü kapadı, sayfaları karıştırdı ve “Şarkıların Şarkısı” bölümünü önüme açtı.

“Şarkıların Şarkısı mı?” dedi ribim, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle, “Daha zor bir şey okumasını istemez misiniz?”

“Şarkıların Şarkısı,” diye yanıt verdi, vergi toplayıcısı Herşl, “Şarkıların Şarkısı, düşündüğünüz kadar kolay değildir, Şarkıların Şarkısının önemini anlamanız gerekir.”

“Kesinlikle!” dedi, Şolem-Şahneh, hafifçe gülerek.

Hocam bana göz kırptı. Kürsüye gittim, dua eder gibi ileri geri sallandım ve bu güzel melodiyi söylemeye başladım:

“Tüm şarkılardan üstün Şarkıların Şarkısı! Öbür şarkılar bir peygamber tarafından söylenmişlerdi, ama bu şarkı bir peygamberin oğlu olan bir peygamber tarafından söylenmişti! Öbür şarkılar bir bilge tarafından söylenmişlerdi, ama bu şarkı bir bilgenin oğlu olan bir bilge tarafından söylenmişti! Öbür şarkılar bir kral tarafından söylenmişlerdi, ama bu şarkı bir kralın oğlu olan bir kral  tarafından söylenmişti!”

Şarkıyı söylerken, beni orada durmuş beni imtihan edenlere baktım ve her birinin yüzünde farklı bir ifadeyle karşılaştım. Babamın yüzünden gurur ve mutluluk okunuyordu. Hocamın yüzünde, bir hata yapacağım ve başarısız olacağım korkusu ve endişesi vardı; söylediğim her sözü benimle birlikte sessizce söylüyordu. Vergi toplayıcısı Herşl, başını hafifçe yana doğru eğmiş oturuyor ve kızıl renkli sakalının ucunu kıvırıyordu, bir gözü kapalıydı, öbür gözü tavana bakıyordu, gerçek bir uzman gibi. Çöpçatan  Şolem-Şahneh, gözlerini vergi toplayıcısı Herşl’dan bir an olsun ayırmıyordu. Şarkı söylerken ileri geri sallanmam için, bedeninin bir yarısı öne doğru uzanmıştı, sonunda kendisini daha fazla tutamayıp, yarı gülme, yarı öksürme arası bir sesle haykırıp, parmağıyla beni işaret etti:

“Herkes bildiğini söylüyordu – gerçekten de haklıymışlar!”

Birkaç gün içerisinde nişan hazırlıklarına başlanmıştı ve ben de vergi toplayıcısı Herşl’ın biricik kızı Flestrele’nin şanslı nişanlısı olmuştum.

 

YUKARI

  G

Bazen insan bir günde, başkalarının on yılda büyüdüklerinden daha fazla büyüyebiliyor. Nişanlanır nişanlanmaz, kendimi bir yetişkin gibi hissetmeye başladım, görünüşümde bir değişiklik yoktu, ama yine de bir şeyler değişmişti. En genç arkadaşımdan, Ribi Zorah’a kadar herkes bana daha çok saygı göstermeye başladı – ne de olsa artık nişanlı ve köstekli saati olan biriydim. Babam bile beni azarlamayı ve dövmeyi kesmişti – altın saati olan bir damat adayına vurmak yakışık alır mıydı? Bu davranış, başkalarının gözünde 

ayıplanırdı, üstelik kişinin kendine saygısızlıktı! İşin aslı, bir keresinde, okulda Eli adında bir damat adayına, köylülerle birlikte buz pateni yaptığı için vurmuşlardı. Köydeki herkes bu konuda dedikodu yapmıştı. Gelin adayı bu rezaleti duyduğunda, o kadar çok ağlamıştı ki, evlilik sözleşmesini iptal etmek zorunda kalmışlardı, damat adayı Eli ise, kederinden ve utancından kendini göle atmak istemişti, ama göl donmuştu. 

            Buna benzer bir felaket benim de başıma geldi, dayak ya da buz pateni yüzünden değil, bir keman yüzünden.

            Olaylar şöyle gelişti.

            Meyhanemize sıkça gelen bir konuk vardı, “Albay” diye çağırdığımız, bando şefi Çeşek., uzun boylu, yuvarlak sakallı ve kalın kaşlı, güçlü bir genç adamdı. Konuşması, birkaç dilin garip bir karışımından oluşurdu. Konuşurken, kaşları sürekli aşağı yukarı oynardı; kaşlarını indirdiğinde yüzü gece gibi kapkara olurdu, kaşlarını kaldırdığında ise, gün gibi aydınlık, çünkü o kalın kaşlarının altında, bir çift pırıl pırıl mavi göz vardı, gülen, yumuşak bakışlı gözler. Altın renkli düğmeleri olan bir üniforma giyerdi, onu  “Albay” diye çağırışımız bu yüzdendi. Meyhanemizin sürekli müşterisiydi, Tanrı korusun alkolik olduğundan değil, babamın, Çeşek’in içmeye doyamadığı, dünyanın en güzel ve en lezzetli Macar üzüm şarabını yapma konusundaki başarısından dolayı. Koca elini, babamın omzuna koyar ve ona o garip dil karmaşasıyla şöyle derdi:

            “Bay şarap ustası! Siz dünyanın en güzel Macar şarabını sunuyorsunuz! Böylesi bir şarap, Budapeşte’de bile yok, yemin ederim!”          

            Çeşek bana her zaman dostça davranırdı, çok çalışkan olduğum için bana saygı duyar, beni her zaman dinler ve sınamak için sorular sorardı. Adam, Yitshak ve Yosef hakkında sorular sorardı.

            “Yoysef mi?” diye sorardım ona Yidişçe, “Doğrucu Yoysef’ten mi söz ediyorsun?”

            “Yosef,” derdi.

            “Yoysef,” diye düzeltirdim yeniden.

            “O bize göre Yosef, size göre Yoysef,” derdi yanağımdan bir makas alarak, “Ha Yosef, ha Yoysef, ikisi de aynı.”

            “He-he-he!”

            Ellerimi yüzüme götürüp, bir kahkaha atardım.

            Oysa  nişanlandığımda beri, Çeşek artık bana bir çocukmuşum gibi davranmaktan vazgeçmiş, yaşıtıymışım gibi davranmaya başlamıştı, bana birliği ve müzisyenlerle ilgili öyküler anlatıyordu (bu “Albay”ın konuşmasının sonu gelmiyordu ve benden başka hiç kimsenin onu dinleyecek zamanı yoktu.).  Çeşek müzik konusunu açtığında, ona şunu sordum:

            “Peki Albay hangi müzik aletini çalar?”

            “Her aleti,” diye yanıt verdi, kaşlarını bana dikerek.

            “Peki ya keman?” diye sordum ve birden Çeşek’in yüzü bir meleğinkini andırdı.

            “Bir ara ziyaretime gel,” dedi “sana bir şeyler çalayım.”

            “Seni yalnızca Cumartesi günleri ziyaret edebilirim,” dedim. “O da hiç kimsenin bilmemesi kaydıyla. Bana söz verir misin?”

            “Yemin ederim!” dedi ve kaşlarını yeniden kaldırdı.

 

YUKARI

  H

Çeşek kasabanın oldukça dışında, küçük pencereleri, boyalı panjurları olan ve bahçesi kibirli ve uzun ayçiçekleriyle dolu beyaz bir kulübede yaşıyordu. Ayçiçekleri başlarını hafifçe yana eğip, sallandılar, sanki bana şöyle der gibiydiler: “Buraya, bize gel genç adam! Burada boş yer var, burada özgürlük var, burada ışık var, burası serin, burası canlı, burası harika!” Ve kasabanın tozu, dumanı ve sıcaklığından sonra, kalabalık okulun gürültü ve patırtısından sonra, bir güç beni oraya çekmişti sanki, çünkü orada gerçekten de boş yer vardı, özgürlük vardı, ışık vardı, çünkü orası serindi, canlıydı, 

harikaydı! İnsanın canı zıplamak, bağırmak, şarkı söylemek ya da yerde yuvarlanıp, yüzünü yeşil çimenlerin arasına gömmek istiyordu. Ama ne yazık ki biz Yahudi çocuklar için bu mümkün değildi! Üzgünüm ama sarı ayçiçekleri, yeşil lahanalar, temiz hava, temiz toprak, pırıl pırıl bir gökyüzü, bizi kalabalık süprüntülerimizde pek bulunan şeyler değildi!

            Kırmızı renkli, ateş saçan gözleri olan, siyah tüylü bir köpek tarafından karşılandım. O kadar güçlü bir şekilde üzerime çullandı ki, korkudan bayılacak gibi oldum. Neyse ki bağlıydı. Çığlıklarımı duyan Çeşek, üzerinde üniformasıyla evden fırladı ve sakinleştirmek için köpeği azarlamaya başladı, köpeğin sesi kesildi. Sonra beni elimden tutup, siyah köpeğe doğru götürdü, ondan korkmamamı, bana hiçbir zarar vermeyeceğini söyledi. bunu kanıtlamak için de, köpeği okşamamı önerdi. Düşünmeme bile izi vermeden, elimi alıp köpeğin tüylerinin üzerinde gezdirdi, bir yandan da köpeğin adını söyleyip, ona tatlı sözler mırıldanıyordu. Siyah köpek kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı, başını önüne eğdi, yalandı ve bana “Şansın var ki, sahibimin yanındasın, aksi halde elini kurtaramazdın.” dermişçesine uzun uzun baktı.

            Köpek korkumu yenip, “Albay” ile birlikte eve girdikten sonra, duvarlarda asılı duran çok sayıda silahı görüp şaşkına döndüm. Yerde, korkunç derecede sivri dişleri olan, aslan ya da leopar başlı bir post seriliydi. Beni asıl endişelendiren aslan değildi – ne de olsa ölüydü; ama ya o silahlar! Ev sahibimin, kendi bahçesinden toplayıp, bana ikram ettiği eriklerle, olgun elmaların tadına bile varamadım; gözlerim sürekli bir duvardan öbürüne gezindi durdu. Ama sonra, Çeşek kırmızı bir kutunun içinden küçük, yuvarlak hatlı ve kıvrımlı kemanı çıkartıp, onu gür sakalıyla, güçlü elleri arasına sıkıştırdığında ve keman yayıyla ilk darbeleri vurup, ilk melodiler duyulmaya başlandığında, bir anda her şeyi unutuverdim, siyah köpeği, vahşi aslanı ve silahları. Tek görebildiğim Çeşek’in gür sakalı, indirdiği kalın kaşlarıydı, tek fark edebildiğim yuvarlak hatlı, kıvrımlı keman ve yayları üzerinde dans eden parmaklardı, öylesine büyük bir beceriyle çalıyordu ki, insan bu denli usta parmaklara nasıl sahip olduğunu merak ediyordu.

            Sonra Çeşek, gür sakalı, kalın kaşları ve olağanüstü parmaklarıyla, bir anda gözümün önünden  kayboldu ve hiçbir şey görememeye başladım. Artık yalnızca bir şarkı, bir sızlanma, bir hıçkırık, bir mırıltı, bir kükreme duyuyordum – daha önce hayatımda hiç duymadığım garip sesler! Bal kadar tatlı, akıtılan yağ kadar yumuşak sesler – doğrudan ve hiç durmadan, havada süzülen yüreğime ve başka bir dünyaya, yalnızca saf şarkı seslerinin olduğu bir cennete uçan ruhumun derinliklerine akıtılıyordu sanki.

            “Bir fincan çay ister misin?”diye seslendi Çeşek bana, kemanını kutusuna bırakıp, sırtıma hafifçe vurarak.

            Birdenbire cennetin yedinci katından, yeryüzüne düştüğümü sandım.

            O günden sonra her Şabat günü, Çeşek’in keman çalışını dinlemek için evine gitmeye başladım. Hiç kimseden korkmadan, doğrudan evine giriyordum, hatta beni görür görmez kuyruğunu sallamaya başlayan ve üzerime atlayıp, elimi yalamaya çalışan siyah köpekle bile dost olmuştum. Ama ona izin vermiyordum, “Bence, uzaktan dost olalım!”

            Evdekilerin, Şabat günü ne yaptığımdan haberleri yoktu – ne de olsa ben artık nişanlı bir damat adayıydım! – ve şimdi size anlatacağım o şanssızlığın, o felaketin başıma geldiği güne dek de bunu bilmediler.

 

YUKARI

  I

Sorarım size, genç bir Yahudi Şabat günlerini kasabanın dışında dolaşarak geçirirse, kime zarar vermiş olur? İnsanların, başkalarının attığı her adımı yakından izlemek dışında uğraşları yok mudur? Ama Yahudilerin yaradılışlarında, başkalarının işlerine burunlarını sokmak, onları yakından izlemek, hatalarını bulmak ve gereksiz önerilerde bulunmak gibi huylar olduktan sonra, bu konuda şikâyet etmenin hiçbir anlamı yok. 

Örneğin, neden duanın tam ortasında, tanımadıkları birinin tefilinlerini düzeltirler; ya da aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışan birini durdurup, yalnızca kendilerini rahatsız ettiği için, kıvrık duran paçasını düzeltmesini söylerler; ya da birini parmaklarıyla işaret ederler ve adam neyi işaret ettiklerini bir türlü anlayamaz: burnunu mu, sakalını mı yoksa başka bir şeyi mi; ya da birisi bir kutuyu açmaya çalışırken, kutuyu elinden alıp, “Sen yapamazsın, bırak da ben yapayım,” derler? Ya da bir ev inşa etmekte olan birini durdurup, hatasını yüzüne vururlar – ya tavan çok yüksektir, ya odalar fazla büyük, ya pencereler fazla geniş – sanki adam evi yıkıp, onu baştan inşa edecekmiş gibi! Bu karakter özelliği bizim içimizde vardır, ezelden beri, dünya kurulduğu günden beri. Oysa dünyayı değiştiremeyiz, bundan sorumlu değiliz.

Bu giriş konuşmasından sonra, bizimle hiçbir ilgisi olmayan Efraim Klutz’un, gözünü bir an olsun benden ayırmadığını, nereye gittiğimi adım adım izlediğini, beni babamla yüzleştirip, Şabat günleri “Albay”ın evine gidip sigara içtiğimi ve trefa yediğimi gördüğünü anlatması, sizi pek de şaşırtmayacaktır. Yemin bile etmişti; “Tanrı başıma hep iyi şeyler getirsin ve eğer yalan söylüyorsam, bir gün daha yaşamam nasip olmasın ve eğer tek bir yanlış sözcük söylüyorsam, ağzım çarpılsın, iki gözüm önüme aksın!”

“Amin! Öyle olsun!” dedim ve bu küstahlığım yüzünden babamdan bir tokat yedim. Ama durun, olayları sırasıyla anlatmadım. Size Efraim Klutz’un kim olduğunu ve neler olduğunu söylemeyi unuttum.

Kasabanın kıyısında, köprünün öbür tarafında Efraim Klutz adında bir Yahudi yaşardı. Ona neden Klutz (kalas) adını vermişlerdi? Çünkü bir zamanlar kerestecilikle uğraşmıştı. Bir çerçeve işiyle ilgili, karışık bir öyküydü. Deposunda, bir başkasına ait kerestelere rastlamışlar ve bu da büyük sorunlar yaratmış, hatta aleyhinde dava açılmıştı; hapse girmekten son anda kurtulmuştu. O olaydan sonra, kerestecilik işini bırakarak, kendini cemaat işlerine, halkın sorunlarına, esnaf birliklerine, vergilere ve sinagoglara adamıştı. Başlarda hiç de başarılı olamamıştı, insanlar onu sürekli aşağılıyorlardı; ama zamanla kendini işine verip, insanların güvenini kazanmaya başladıkça, onlara “doğru kapıları açmasını bildiğini” gösterdikçe, Efraim yararlı bir kişi haline gelmişti, hatta o kadar gerekli biri olmuştu ki, işler artık onsuz yürümüyordu. İşte bir kurdun elmanın içine girişi de böyledir, kendini evindeymişçesine rahat hisseder, gittikçe yayılır ve sonunda elmayı çürütür.

Efraim kısa boylu, bodur bacaklı, küçük elli, al yanaklı biriydi, hızlı adımlarla, tıpkı bir kuş gibi sekerek yürür, sürekli başını arkaya savururdu. Gıcırtıya benzer sesiyle, çabucak konuşur ve etrafa dağılan kuru fasulyelerin çıkarttıkları sese benzer bir kahkaha atardı. Nedenini bilmiyorum ama ona bakmaya bile dayanamıyordum. Her Şabat günü, Çeşek’in evine giderken ya da Çeşek’in evinden dönerken, ona üzerinde kolsuz, yamalı, uzun Şabat paltosuyla, köprünün üzerinde dolaşırken rastlardım. Kolları arkasında, paltosunun etekleri, ayakkabılarının topuklarına çarparak yürür ve o tiz  sesiyle bir şeyler mırıldanırdı.      

            Şabat Şalom!” derdim ona.

            Şabat Şalom!” derdi. “Delikanlımız nereye gidiyor acaba?”

            “Yalnızca dolaşıyorum,” derdim.

            “Yalnızca dolaşıyor musun? Tek başına mı?” derdi, gözlerime garip bir ifade ve anlaşılması olanaksız bir gülümsemeyle bakarak; tek başıma dolaşıyor olmam akıllıca bir şey miydi, acaba şaka mıydı yoksa safi aptallık mı?

 

YUKARI

  J

Bir keresinde, Çeşek’e giderken, Efraim Klutz’un beni dikkatle izlediğini fark ettim. Köprünün üzerinde durup da, suya doğru baktığımda, Efraim de durup, suya baktı. Geri döndüğümde, o da geri döndü. Öbür yöne döndüğümde, o da aynı şeyi yaptı. Sonra gözden kaybolmayı başardım. Daha sonra, Çeşek’in evinde oturmuş çay içerken, siyah köpeğin birine havladığını ve tasmasını çekiştirdiğini duyduk. Pencereden baktığımda, kaçmaya çalışan esmer, kısa boylu, bodur bacaklı birini  görür gibi oldum. Yürüyüşünden,

onun Efraim Klutz olduğuna yemin edebilirdim.

İşte hepsi bu. O Şabat günü,  Avdala duasından sonra, akşam karanlığında, yorgun argın  eve vardığımda, Efraim’in yemek masamızda oturduğunu gördüm. Hızla konuşuyor ve o garip kahkahasıyla gülüyordu. Beni görünce, bir anda sustu ve kısacık parmaklarını masaya vurmaya başladı. Tam karşısında babam oturuyordu, beti benzi atmıştı, sinir içinde sakalını burup, kıllarını teker teker yoluyordu, bu onun çok kızgın olduğunu gösteren bir hareketti.

            “Nereden geliyorsun?” diye sordu babam ve Efraim’e baktı.

            “Nereden geliyor olmam gerekirdi?” dedim.

            “Ben nereden bileyim?” dedi. “Sen söyle. Sen daha iyi bilirsin.”

            “Kütüphaneden,” dedim.

            “Peki, bütün gün neredeydin?” dedi.

            “Nerede olmam gerekiyordu?” dedim.

            “Ben nereden bileyim?” dedi. “Sen söyle. Sen daha iyi bilirsin.”

            “Kütüphanede,” dedim.

            “Kütüphanede ne yaptın, peki?” dedi.

            “Kütüphanede ne yapıyor olmam gerekirdi?” dedim.

            “Ne yapman gerektiğini ben nereden bileyim?” dedi.

            “Ders çalıştım,” dedim.

            “Ne çalıştın, peki?” dedi.

            “Ne çalışmam gerekirdi?” dedim.

            “Ne çalışman gerektiğini ben nereden bileyim?” dedi.

            Gemara’yı çalıştım,” dedim.

            “Hangi Gemara’yı çalıştın?” dedi.

            “Hangi Gemara’yı çalışmam gerekirdi?” dedim.

            “Hangi Gemara’yı çalışman gerektiğini ben nereden bileyim?” dedi.

            “Şabat Gemara’sını çalıştım,” dedim.

İşte tam o anda Efraim Klutz o garip kahkahalarından birini attı ve babam artık dayanamadı. Sandalyesinden fırladığı gibi, yüzüme, yıldızları saymama neden olan iki tokat patlattı. Annem olanları  ta öbür odadan duydu ve çığlık çığlığa yanımıza geldi.

“Nahum! Tanrı yardımcın olsun! Ne yapıyorsun? O nişanlı ve evlenmek üzere olan bir çocuk, tam düğün öncesi bu yapılır mı? Düşün bir kere, Tanrı korusun, ya müstakbel kayınpederi bu olanları duyacak olursa?”

Annem haklıydı. Müstakbel kayınpederim tüm bu olanları duydu – Efraim evine giderken, uğrayıp vergi toplayıcısı Herşl’e her şeyi anlattı, çünkü ikisi kanlı bıçaklıydılar

* * *

Ertesi günü evlilik sözleşmeleri ve armağanlar geri verildi ve ben bir damat adayı olmaktan çıktım. Babam üzüntüden hastalandı ve bir süre yataktan çıkamadı, anemin tüm yalvarışlarına karşın yüzüme bile bakmayı reddetti.

“Utanç!” dedi. “Utanç, benim için her şeyden daha kötü!”

“O kadar da önemli değil!” diye avutmaya çalıştı onu, annem. “Tanrı bize başka bir eş gönderecektir. Ne yapabiliriz? Canımıza mı kıyalım? Belki de kısmet değildi.”

Babamı ziyarete gelenler arasında, bando şefi Çeşek de vardı. Babam onu görür görmez, yatağında doğruldu ve gözlerinin içine bakarak şunları söyledi:

“Ah Albay! Albay!”

Öksürüğünü ve göz yaşlarını tutmaya çalışırken, tek söyleyebildiği buydu.

Hayatımda ilk kez babamı ağlarken görüyordum. Yüreğimi bir sızı, içimi bir sıkıntı kapladı. Göz yaşlarımı yutarak, pencereden dışarı baktım. O anda vermiş olduğum üzüntüden büyük bir pişmanlık duydum. Bir daha asla ama asla babamı öfkelendirmeyeceğim ve acı çekmesine neden olmayacağım konusunda, kendi kendime yemin ettim.

Artık keman yoktu!

 

YUKARI

   

BİTTİ !