|
Mektubu bitirince,
Rabi kendi kendine “Evet, Mısır’a gideceğim.”
dedi.
Israel ve Mısır
arasında uzun bir çöl vardır. Eski günlerde bu ülkelerin
birinden diğerine gitmek iki hafta sürerdi; ve bu
yolculuk develerle ya da eşeklerle yapılırdı. Uzun ve
oldukça zorlu bir yolculuktu bu.
Çölde vahşi
hayvanlar ve eşkıyalar bulunurdu çölün her bir köşesinde.
İnsanlar bu çölü tek başlarına geçmeye korkarlardı.
Bu yüzden, birbirlerini korumak için kervanlar oluşturup
birlikte yolculuk ederlerdi.
Rabi,
Mısır’a doğru giden bir kervanbaşına gitti. Bu
kervanın ne başı ne de yolcuları Yahudiydi. Rabi
kervanbaşını bir kenara çekti ve ona dikkatlice
derdini anlattı: “Kervanınıza katılmak istiyorum.
Fakat bilmelisiniz ki ben bir Yahudiyim ve Şabat'ın
kurallarına uyarım. Lütfen Şabat başladığında
duracağımıza ve ancak Şabat bittiğinde yolumuza devam
edeceğimize dair bana söz verin.”. Kervanbaşı
Rabi’ye elinden geldiğince yardım etmeye söz verdi.
Rabi evine geri döndü.
Kendine kıyafet ve yiyeceklerden oluşan bir seyahat çantası
hazırladı. Yanına
şamdan, mumlar ve bir de Sefer Tora aldı. Çantasına
bir şişe şarap ve Kiduş için şarap kadehi koydu.
Hala’yı, hala örtüsünü ve beyaz masa örtüsünü
de koymayı unutmadı. Hazır olduğunda, ailesi ve arkadaşlarıyla
vedalaştı ve kervana katılmak üzere yola koyuldu.
Pazar sabahı
kervan yola çıktı. Yolcular develerine ve eşeklerine
bindiler. Kervanbaşı önde gidiyor, yolculara yol gösteriyordu.
Yolcular da onu dikkatlice izliyorlardı. Bütün gün
gittiler. Çölde biraz su, ya da gölgelik bir yer
bulduklarında develerinden ve eşeklerinden inip
dinleniyorlardı. Sonra tekrar yola koyuluyorlardı.
Ve gittiler –
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cuma
boyunca...
Cuma akşam üstü,
Rabi kervanbaşıyla konuşmaya gitti: “Yakında Şabat’a
gireceğiz. Ben bir Yahudiyim ve Şabat’a bakarım. Şabat
günü yolculuk yapmam. Bana Şabat başladığında
duracağımıza ve ancak Şabat bittiğinde yolumuza devam
edeceğimize dair söz vermiştin, hatırlıyor musun?”
Ama kervanbaşı
yanıtladı: “Çok tenha bir yerdeyiz. Çölde vahşi
hayvanlar ve eşkıyalar var. Burada durmak çok
tehlikeli.”
Rabi çok üzüldü.
Ne yapmalıydı? Yolculuğa devam edip Şabat kurallarına
karşı mı gelmeliydi? Yoksa çölde, vahşi hayvanlar ve
eşkıyalar içinde tek başına mı kalmalıydı? Bir süre
düşündü, sonra kervanbaşına dönüp, “Şabat’a
itaatsizlik etmeyeceğim. Siz bensiz devam edin. Ben Şabat
bitene kadar burada kalıyorum.” dedi.
Diğer yolcular
yalvardı: “Rabi, burada tek başına kalma! Çölde vahşi
hayvanlar ve eşkıyalar var. Seni kim koruyacak? Lütfen
bizimle yolculuğa devam et.”
Ama Rabi yanıtladı
“Şabat bitene kadar burada kalacağım.” diyerek.
Yolcular Rabi’nin fikrini değiştiremeyeceklerini anlayınca
yollarına devam ettiler gözden kayboluncaya kadar. Rabi
çölde yalnız başına kaldı.
Güneş yavaşça
alçalıyordu, Şabat başlamak üzereydi. Rabi
hazırlanmaya başladı. Önce kuma büyük bir
daire çizdi. Sonra beyaz masa örtüsünü çıkardı çantasından
ve yere, dairenin içine yaydı. Şamdanları örtünün
üstüne yerleştirdi ve şarap şişesiyle Kiduş
kadehini koydu yanyana. Son olarak halayı örtünün üstüne
koydu ve onu özel hala örtüsüyle örttü. Çizdiği
dairenin ortasına geçti , Şabat mumlarını yaktı ve
duaya başladı.
Dua ederken bir
aslanın ona doğru geldiğini gördü. Aslan çok büyüktü.
Kocaman gözleri, altın rengi yelesi vardı. Rabi çok
korkmuştu, ama dua etmeyi durdurmadı.
Aslan yaklaştı.
Rabi dua etmeye devam etti. Aslan dairenin kenarına geldi
ve durdu. Kumlara uzandı. Başını pençelerine yasladı
ve sanki duaları dinliyor ve anlıyormuş gibi gözlerini
Rabi’ye dikti.
Rabi duayı
bitirdi, bir yudum şarap içti, halayı böldü ve yedi.
Sonra dairenin içine uzandı ve uykuya daldı.
Sabah uyandığında,
aslanın hala dairenin dışında yattığını gördü.
Aslan kıpırdamadan,
öylece yatıyordu. Dostça bakan gözleri “Şabat
Şalom Rabi. Ben hala buradayım” der gibiydi.
O anda Rabi, aslanın
onu koruduğunu anladı.
Rabi kalktı ve Şabat
sabahı dualarını etti. Sonra oturup Tora’yı okumaya
başladı. Akşam olana kadar, bütün gün Tora okudu.
Gece gökyüzünde üç yıldızı görünce, Avdala
mumunu yaktı ve Şabatın bitişini belirten Avdala
seremonisini gerçekleştirdi. Bitirdiğinde, aslanın
kalkıp kendisine yaklaştığını gördü. Aslan
Rabi’yi sırtına binmeye davet ediyordu. Hemen eşyalarını
toparladı – şamdanları, şarabı, Kiduş kadehini,
hala örtüsünü ve Sefer Tora’yı çantasına yerleştirdi
ve aslanın sırtına bindi.
Aslan doğruldu,
heybetli başını kaldırdı, altın yelesini dalgalandırarak,
korkuturcasına kükredi, ve rüzgar gibi, uçarcasına
kervanın gittiği yöne doğru ilerledi süratle.
Bu sırada, kervan
yavaşça yoluna devam ediyordu. Yolculardan biri geriye,
izledikleri yola dönüp baktı. Birdenbire ufukta siyah
bir nokta gördü. O nokta hızla kervana doğru
geliyordu. Yaklaştıkça, büyüyor, büyüyordu.
Yolcular durup
beklediler. Altın yeleli bir aslanın geldiğini gördüler.
Aslan onlara doğru koşuyordu, ve ne görsünler, aslanın
sırtında Rabi oturuyordu!
Yolcular çok
korkmuşlardı, ama aslan kervana yaklaşınca durdu ve
yere uzandı. Rabi aslanın sırtından indi. Sonra aslan
kükredi yine korkuturcasına, ve arkasını dönüp
saniyeler içinde çölün içinde gözden kayboldu.
Yolcular şaşırmıştı.
“Rabi, bize başına neler geldiğini anlat!” diye bağırdılar.
Rabi, kervandan ayrıldıktan
sonra neler olduğunu anlattı. Yolcular hikayeyi
dinledikten sonra, Rabi’ye saygıyla bakıp, “Tanrı,
o aslanı, seni Şabat sırasında koruması için göndermiş
olmalı” dediler. Rabi devesine binip kervanla birlikte
yoluna devam etti bir şey söylemeden.
Kervan Mısır’a
ulaştığında, yolcular gördükleri herkese Rabi ile
aslanın öyküsünü anlattılar. Öyküyü duyan herkes
aynı şeyi düşünüyordu: “Şu Rabi çok kutsal biri
olmalı.”
O
günden sonra kimse Rabi’yi gerçek adıyla çağırmadı.
Ona İbranice’de “aslan” anlamına gelen “Ariel”
adını verdiler. Bu isim herkese, Rabi’yi Erev Şabat’tan
Motsae Şabat’a kadar koruyan aslanı hatırlattı. Rabi
hem Şabat’ın kurallarını yerine getirmiş hem de sağ
sağlim
Mısır’a varmıştı. |